26 Mart 2010’da
DTCF Tiyatro Bölümü’nde oynanan oyunu seyretmiş bir seyirci

bir biçimde izleme şansı yakalandıysa kaçırılmasa. süper değil, hiper değil, über bile değil hüpper sistem eleştirisi! gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine ve müdavimlerine de selam çakaraktan…
çoooook uzun zamandır izlediğim en iyi oyun, üstelik iletisi bile var – hem de birden fazla- daha ötesi şu: bi sürü iletisi olmasına rağmen didaktik değil, iç sıkıcı değil, kasvetli değil, dt’nin kimi kokuşmuş oyunları gibi hiç değil ve ne iyi ki oyuncuları da öyle. değil oğlu değil yanisi… tavsiye et deseler ederim, o derece.
bu anlamda metin de çok güçlü. can sıkıntısından yazılan depresyon günlüklerinden hallice-bir yanıyla arabesk şarkı sözlerini andıran kimi beşbenzemez oyunsuları beşe katlayıp, on beşle çarpar. ormanda on kaplan gücünde dedikleri cinsten işte…
yani ki, dünyayla derdi olan bi’ sürü akıllı insan bir araya gelmiş ve enfes bir iş çıkarmışlar ortaya ve hem de losttan bile eğlenceli – öyle diyim madem…
imzalara gelince:
ayşe bayramoğlu’nun edibe ayşen kutlugil’in eserinden hareketle yazdığı bu hakikatli oyunun yönetmeni çetin sarıkartal. oyuncular yukarıda sayılmışsa da bir kez daha anmakta beis görmüyorum efenim, hattızatında fevkalade faideli bile olacaktır. şehsuvar aktaş ve ayşe selen insanüstü bir performans gösteriyorlar cidden.
şahane oyunun şahane sahne tasarımını da zekiye sarıkartal yapmış.
bitti gibi şimdilik…

……………………………………………………..

26 Mart 2010’da
DTCF Tiyatro Bölümü’nde oynanan oyunu seyretmiş bir seyirci

bir kez daha ellerinize, emeğinize sağlık. böyle güzel oyunları ankara’da her zaman izleyemiyoruz.bize nefes aldırdınız,iyi ki geldiniz:)))çok tebrik ediyorum:)))
Güliz Gündüz

……………………………………………………..

25 Ocak 2010 tarihinde
Oyun Atölyesi’nde oynanan oyunu seyretmiş bir seyirci

 merhaba (…) oyun atölyesindeki oyununuzu izledim. bayıldım :) (…) tebrik ediyorum. uzun zamandır bu kadar uzun sure bir oyuna odaklanıp, kopmadan ve hayran kalarak iki oyuncu izleyememistim… kısmet olmamişti :) malum bu aralar zor…Hikayelerini anlatmaya başladıkları vakit önce fazla 3 sayfa haberi olduğunu ve bu şekilde giderse çok yorulacağımı düşündüm. Başta o sebepten biraz gerildim, sert bir girişti…  rüya… balık…  ve galata kulesinde biraz ağlamaya başladım… ve sonrası gerçekten etkileyici idi…  gerçekten…  oyuncular da gerçekten çok iyiydi… o girişten sona ağlayacağımı hiç düşünmemiştim… bütün hepinizin eline sağlık…

……………………………………………………..

14.11.2009 tarihinde
Oyuncular Tiyatro Kahve’de
oynanan oyunu seyretmiş
bir seyirci

Daha yeni seyrettim..Ne de güzel eğlendim..
İyi ki varsınız…Yeniden inandım,anladım,güldüm..Sevgiyle kalın..
14.11.2009 tarihinde
Oyuncular Tiyatro Kahve’de oynanan oyunu seyretmiş bir seyirci

 

Çok çok çok ama çok şey anlatıyor, gülmekten kendinizi alamıyorsunuz. Mutlaka gitmeye çalışın hatta gidin. Çok şey kaçırırsınız!!!
18.11.2009 tarihinde
Oyuncular Tiyatro Kahve’de
oynanan oyunu seyretmiş
bir seyirci
Yaptığınız her oyun gibi Hakiki Gala da çok güzel olmuş, bu akşam izledim çok beğendim..   Elinize emeğinize sağlık.
22.12.2009 tarihinde
Oyun Atölyesi’nde oynanan oyunu
seyretmiş bir seyirci

 

HAKİKİ GALA  YA DA
CANINA YANDIĞIMIN YALANCI DÜNYASI
Bir gösterimin, özel bir gösterimin –galanın- hakikilik, otantiklik iddiası, teatral edimin genel uzlaşımlarını problem haline getirir.”Gerçekçi” değil gerçek, üstelik sahnede, önceden belirlenmiş bir zaman diliminde. Oysa tiyatroya oyun izlemeye gideriz, sahnede olan bitenin kurgusal olduğunu bilerek. Hakiki Gala adı bize bir şey söylüyor, üstelik gerçeklikle kurmaca arasındaki ayrımdan eminsek, açıkça paradoksal bir şey söylüyor. Son zamanlarda tiyatro üzerine yapılan teorik çalışmalarda en fazla tekrarlanan sözcüklerin sahici, gerçek, otantik vb. olması, bu alanın belirleyici terimlerinde bir değişim olduğunu göstermekte ve Hakiki Gala henüz izlenmeden, adıyla kurulan ilk ilişkide, tiyatronun algılanma biçimindeki güncel kaymanın nitelikleri hakkında düşündürmekte.
TİYATROTEM şimdiye kadar ürettiği oyunlarda, anlatı (öykü) ile sunum arasındaki ilişkiyi, özellikle sunumun koşulları ve katmanları üzerinden görünür kılmaya çalışıyordu. Oyuncunun bedeni ile rol arasındaki ilişkiyi, bir ara yüzey yaratarak çeşitlendiriyor, oynamak/anlatmak üzere sahneye adım atan oyuncuya, rolü üstlenme anının öncesine ait bir başka olma hali yüklüyordu. Bu biçimiyle oyuncu, Brecht tiyatrosunun varsaydığı oyuncu gibi, kendilik ile rolü arasındaki geliş gidişi göstermesine ek olarak ya da bu ilişkinin bir üst basamakta çeşitlenmesi olarak kendilik+kendilik üstü/dışı ve rolün basamaklarını somutluyordu. Topluluk, yalın bir kendiliğin anlamının kalmadığı  bir çağda, üstlenilen rolün ancak  yeni bir ilave benlikten üretileceğini düşünüyordu.
Eğer doğru anlıyorsam, Brecht’e “brechtiyen müdahelenin” açılımı, kendini gösterme edimini gündelik bir gerçeklik haline getiren insanlar dünyasında, saf kendiliğin çekiciliğini bütünüyle yitirmesindeydi.  Hakiki Gala, sıradan insanların görünür olma arzusunun, sahne dışı bir fenomen haline gelen rol durumunun tiyatro sanatıyla ilişkisi ve karşılıklı etkileşimi üzerinden okunabilir. Çetin Sarıkartal tarafından sahnelenen oyunda –ya da gerçeklik iddiası taşıyan gösteride- iki kişi var, kadını-Müesser Hanım’ı Ayşe Selen, adamı- Lûtfi Bey’i ise Şehsuvar Aktaş oynamakta. Metin ise, bir anlamda teorik bir tespitin-Çetin Sarıkartal tarafından bir yazıda dile getirilen- özgünlüğün gösteri yoluyla hakikileşmesi, benliğin ancak başkasının onayıyla gerçeklik kazanması türünden bir tespitin çıkış noktası kabul edilerek, bunun sahnesel kavrayışının sonuçlarından oluşmuş. Metni kaleme alan ise Ayşe Bayramoğlu. Burada bir şeye dikkat çekmek gerekiyor, metnin tam anlamıyla bir sahne metni oluşuna; önceden verili bir sözel metin görünür kılınmıyor tersine metin, sahnesel sürecin bir sonucu olarak üretiliyor. Yani metin sahneyi belirlemiyor, sahne, metni belirliyor.
İki insanın öykülerini anlatmak üzere sahneye çıkmalarını konulaştıran oyunun sahne tasarımını Zekiye Sarıkartal yapmış. Müesser Hanım ile Lûtfi Bey’in “hakiki” galasının mekanı, sahne kondu bir dekor: Yapma çiçeklerle süslenmiş dört dikey konstruksiyonla, elle çizilmiş izlenimi veren iki perdeli penceresiyle ve masa, iki sandalye ve “manzaraya tüy diken” yanar döner küresiyle dekor, her türlü gerçeklik duygusunu uzaklaştıracak biçimde tasarlanmış. Tıpkı  kurmacanın, yapıntı olanın kendini gerçekmiş gibi göstermek için gerçeklik duygusu veren dekorlar kullanması gibi, seyircinin kurmacayı sahiciymiş gibi algılamasını sağlamak için yaratılan atmosfer gibi. Karşıt paralellik başarıyla kuruluyor, Hakiki Gala’da gerçeklik kendini yapıntının yapıntısı bir mekan içinde sunarak, bu defa da gerçekliğin kurmacaya dönüşmesinin atmosferini yaratıyor. Müesser Hanım ile Lûtfi Bey bu manzaraya gayet uygun kostümlerle,-bir eğlenceye fazla süslenerek, fazla sevinerek gelmiş insanlar gibi -adım atıyorlar. Çabuk atlatacakları bir acemilik içindeler, ezberlerini unutuyorlar, şaşırıyorlar ve ancak üçüncü denemelerinde öykülerine başlıyorlar. Durum oldukça yalın, iki insan, yolu bir biçimde kesişmiş iki insan öykülerini anlatacaklar. Komik başlangıcın yarattığı kahkahaların yerini duydukları karşısında dehşete düşen seyircinin sessizliği alacak. Anlatıcıların acemi bir mahcubiyetle başladıkları anlatı tutumu ise yerini “şehvetle anlatan” anlatı tutumuna bırakacak. Seyirci önüne “dökülen” mahrem felaketler karşısında bir “acıma estetiğine” davet edilirken, sıradan anlatıcılar klasik tiyatronun bütün klişelerini konulaştıracaklar. Öncesinde sadece gazetecilere ve televizyona anlattıkları öykülerini, sahnede anlatma nedenlerini, tiyatronun “insanı insana insanca anlatan bir sanat” olmasına bağlayacaklar, içlerindeki aktörü bulmalarından söz edecekler vb. Müesser Hanım’la Lûtfi Bey’in kendi gerçekliklerini kurmak için işlevsel kıldıkları tiyatro bu defa onların gerçekliklerinin bir aracıdır. İlişki tersine dönmüş, gerçeklik kurmacanın yardımıyla inandırıcı olmaya çalışmaktadır.
Hakiki Gala, üçüncü sayfa öykülerini, gerçekliğin en sert biçimlerini konulaştırırken, gerçekliğin sunulma biçimlerini de konulaştırmakta, iki karşıt alanın,- hayat ve sahne- yeni bağlantılarıyla anlaşılmasını sağlamaktadır. Müesser Hanım ve Lûtfi Beyin çok acıklı ve etkileyici öykülerinin, seyircinin “yüzüne yüzüne” anlatıldığı oyunda, sahnede gösterilmeye çalışılan duruma bir katman da yazar Edibe Hanım aracılığıyla sağlanmıştır. Öykülerini anlatacak olanlar, sahneye ilk çıktıklarında ellerinde, üzerinde Hakiki Gala yazan bir kitap tutarlar. Söyleyeceklerini hatırlamadıkları zaman, kitabı okumaya başlarlar; daha sonra anlaşılır ki kitabın yazarı, kahramanlarımızı zor zamanlarında evine alan Edibe Hanım’dır. Yazdıklarını yayınlatamayan Edibe Hanım ekonomik açıdan çıkmaza girdiğinde Müesser Hanım ile Lûtfi Bey, üçüncü sayfa haberlerine meraklı yazara, yazması için kendi öykülerini sunarlar. Onların hayatını roman haline getiren yazar, ifşa olmamaları için adlarını gizlemiştir. İfşa olmamak, ya da yaşanılanların gizli kalması çok eski bir dünyaya aittir;  kitap bestseller haline gelince, kendi öykülerini anlatan şöhrete kavuşunca –ki kazandığı parayı onlarla paylaşmaktadır- yazara duydukları minneti ve anlaşmayı bir kenara bırakan ikili, tanınmak için ortaya çıkarlar ve Edibe Hanım’ın kendi hayat öykülerini izinsiz kullandığını söylerler. “Gerçeği varken kurmacasını kim umursar” ilkesine uygun kitap toplatılır, Edibe Hanım başarısızlık uçurumunun en dibine atılır, geriye kendi öykülerini anlatarak şöhret kazanan kahramanlar kalır. Sahne durumu, rol ve gerçeklik üzerinden kurulan ilişki, roman, edebiyat ve gerçeklik üzerinden tekrarlanarak genişletilmiştir.
Hakiki Gala’nın yalın bir durum üzerine kurulduğu söylenmişti, birileri gelir ve kendi öykülerini anlatmak ister fakat bu yalın durum, şaşırtıcı bir katmanlaştırma ile zenginleşmekte, sahne hayat ilişkisindeki değişen algı üzerine çok güncel bir meselenin yaratıcı açılımlarını sunmaktadır. Başlangıçta biraz mahcup, sahnede ne yapacaklarını bilmeyen kişilerin, Müesser Hanım’la Lûtfi Bey’in adeta bir teşhirciye dönüştükleri sürecin en etkileyici anlarından biri, birbirlerinin nefes aralıklarına atlayarak müthiş bir “ben anlatmalıyım” yarışını görünür kıldıkları andı.
Tek perdelik komedi şimdiden trajik bir durumun ifşasına doğru ilerlemekte, hayat karşısında sanat kendini  farklı kılanın ne olduğunu sorgulamakta ve oyuncu, rolünü seyirciye kaptırmaktadır.
Sahne Dergisi
Ocak 2010 sayısı
Süreyya Karacabey
TİYATROTEM’İN YENİ OYUNU ‘HAKİKİ GALA’DA, SAHNEDE KANLI CANLI HALLERİYLE ÜÇÜNCÜ SAYFA HABERLERİNDEN FIRLAMIŞ İKİ FİGÜR VAR
Müesser Hanım’la Lûtfi Bey sahnede. Belirgin bir dertleri yok ama sahnede kendilerini ifade etmek belli ki onlar için bayağı önemli. Heyecanlanıyorlar, sürekli oyunu baştan alıyorlar ve hararetle anlatıyorlar. Cinayetler, intiharlar ve ensest ilişkilerle dolu hayat hikâyeleri her seferinde seyirciyi şoka sokuyor.
Tiyatrotem’in yeni oyunu Hakiki Gala’da, sahnede kanlı canlı halleriyle üçüncü sayfa haberlerinden fırlamış iki figür var. Sadece üçüncü sayfa haberleri değil, televizyonların gündüz kuşağı programları ve reality şovlardaki kendini gösterme isteği de Hakiki Gala’yı şekillendiren unsurlar arasında. Oyunda Müesser Hanımı canlandıran Ayşe Selen, aynı zamanda oyunun yönetmenliğini üstlenen Çetin Sarıkartal’ın bir makalesinden yola çıkarak böyle bir oyun hazırladıklarını söylüyor. İnsanların kendilerini markalaştırma hayali, bu tip programlarda gösterme çabaları üzerine bir şeyler yapmaları için tetikleyici olmuş Çetin Sarıkartal’ın makalesi. Oyunun yazarı Ayşe Bayramoğlu’nun gazetelerden aldığı notlar ve sonrasında oyuncular Ayşe Selen ve Şehsuvar Aktaş’ın (Lûtfi Bey) doğaçlamaları sonunda da Hakiki Gala şekillenmiş.
Hakiki Gala, tabii ki Tiyatrotem’in tiyatro anlayışının bir uzantısı. Nedir bu tiyatro anlayışı dediğimizde, Ayşe Selen “gelenekselden bize kalanı araştırıyoruz” diyor. Buradaki geleneksellik tiyatroyla bağlantılı. Kukla karagöz, meddah, ortaoyunu, tekerleme gibi geleneksel oyun türlerini çağdaş tekniklerle kaynaştırıyorlar. Ama bu kaynaştırmanın amacı geleneksele saygı duruşundan çok, onun bir yandan illüzyon yaratıp diğer yandan o illüzyonu kıran tavrını miras almak. Yani “Ah ne tatlıydı o direklerarası” gibi bir durum yok.
Hakiki Gala’da da bu miras, reality şovları, gündüz kuşağı programlarını şekillendiren absürdlüğü ortaya çıkarmaya yarıyor sanki. Metinde kullanılan tüm üçüncü sayfa vakaları gerçek. Karakterler farklı farklı haberleri, sanki hepsi kendi başlarından geçmiş gibi aktarıyorlar seyirciye. Neredeyse onlarla birebir ilişki kuruyor, doğrudan izleyiciye sesleniyorlar.
Ayşe Selen’e bu oyundan önce üçüncü sayfa haberlerini okuyup okumadığını sorduğumuzda “Belki biz de herkes gibi bu üçüncü sayfa haberlerini kanıksadık” diyor. “Yanıbaşımızda duran bir şey gibi algıladık. Biz onlardan farklıymışız gibi davrandık. Ama çok ciddi bir olgu bu haberler. İşlenen suçlar, cinayetler… Bu oyunla beraber bizim de aklımız başımıza geldi.”
Tek perdelik komedi Hakiki Gala’nın temsilleri bu hafta da devam edecek. Ama Tiyatrotem’in bu seneki faaliyetleri onunla sınırlı değil. Mitos Boyut Yayınevi’nden çıkan bir Tiyatrotem Oyunları kitabı var örneğin. Bir de yeni bir gölge oyunun hazırlığı içindeler. Henüz tam şekillenmemiş bir proje. Şimdilik, Türkiye’de sahneleme zorluklarına karşın yurtdışı festivalleri var akıllarında. Ama tabii ki imkan olursa yeni oyunlarını burada da sahnelemeyi ihmal etmeyecekler.
08.11.2009
Radikaliki
Erman Ata Uncu

 

Oyundan çıkınca aptallaşıyorsun sanki… Çok etkileyici, nefis bir oyun… Ekibin emeğine sağlık…
15.11.2009 tarihinde
Oyuncular Tiyatro Kahve’de
oynanan oyunu seyretmiş
bir seyirci

 

Ben çok beğendim, çok keyifliydi, bence bütün tiyatro severlerin gitmesi gerek.
10.12.2009
Kumbaracı50’de oynanan
oyunu seyretmiş
bir seyirci

TİYATRO TEM’İN SAHNELEDİĞİ HAKİKİ GALA ÜÇÜNCÜ SAYFA HABERLERİNİ ELEŞTİRİRKEN OYUNCULARIN PERFORMANSLARIYLA DA SEZONUN ÖNE ÇIKAN OYUNLARI ARASINDA YER ALIYOR
Tiyatro Tem, kuruluşundan bu yana hatırı sayılır işler yapıyor. Grubun Türkiye’deki çalışmaları yurt dışında da inanılmaz beğeni topluyor. Geleneksel tiyatro anlayışının bir uzantısı olan grup, yeni oyunları Hakiki Gala ile Türk insanının tiraji-komik hallerini sahneye taşıyor. Hakiki Gala, ensest ilişkilerin yaşandığı, cinayetlerin işlendiği, intiharların yer aldığı konusuyla seyirciyi içinde bulunduğu dünyayla yüzleştiriyor. Ayşe Bayramoğlu’nun yazdığı öyküyü Çetin Sarıkartal yönetiyor ve oyunda sahnelerde görmeyi özlediğimiz Şehsuvar Aktaş ile Ayşe Selen rol alıyorlar.
Müesser  ile Lûtfi
Yaşamını popüler kültürün bir parçası olarak geçiren iki insan Müesser Hanım ile Lûtfi Bey. Sıradan iki insan. Bizlere anlatmak istedikleri yaşantıları… Ama nereden başlayacaklarını bilmiyorlar. Yine de Müesser Hanım ile Lûtfi Bey, insanlara dayatılan sahte hayatları kıyasıya eleştiriyorlar. Psikolojik travmalarla neredeyse burnumuza kadar dayatılan ölümler, ensest ilişkiler, intiharlar oyunun ana temasını oluşturuyor. Zıtlıktan yola çıkarak komedinin oluşturulması Hakiki Gala’yı eğlenceli bir alana doğru çekiyor. Öncelikle gülerek olayları seyredenler, daha sonra birebir anlatının içinde yer aldıklarını fark ediyorlar. Yaşamın herhangi bir alanında cinsel, tinsel, dilsel, kültürel tacize uğrayan bireyle sahnede yer alan karakterlerin arasında her hangi bir fark olmadığını anlıyor izleyici. Sahnedeki karakterlerle bütünleşiyor. Popüler kültürün dayattığı bu olayların aslında içinde yaşadığımızın dünyanın acımasız bir gerçeği olduğunu kavrıyor.
Oyunda yer alan Müesser Hanım’ı Ayşe Selen; Lûtfi Bey’i ise Şehsuvar Aktaş canlandırmış. Her ikisi de rollerinin hakkını vermişler.
Ayşe Selen’in gerçeği kabullenirken yaşadığı trajediler komik anların canlanmasına neden oluyor. Şehsuvar Aktaş’ın anlatımı, jest ve mimikleri oyunda ön plana çıkan önemli bir ayrıntı. İki karakterin birlikte sundukları öyküde de seyirci komediyle karışık duygusal anlar yaşıyor. İnsanları görmek istemedikleri dünyanın afili gerçeği ile yüzleştirmek; bunu da özellikle komedi gibi zor bir uğraşla yapmak hiç de kolay olmasa gerek. İki oyuncu da üzerlerine düşen her şeyi sahnede yaparak rollerini layıkıyla yerine getiriyorlar.
Herkes için bir oyun
Hakiki Gala, sözcükler üzerinden işlenen komik bir öykü. Fakat Yazar Ayşe Bayramoğlu’nun olayı didaktik öğelerden bağımsız olarak irdelemesinde yarar var. Oyun ilk gençlik yıllarından olgunluk dönemine kadar herkese hitap ediyor. İçinde bulunduğumuz dünyanın öteki yüzü ile karşılaşmak isteyenler muhakkak bu güzel oyunu ve oyuncuları izlemeliler…
Yaşam Kaya
Taraf Gazetesi
02.12.2009HOYRAT HAYATIN HAKİKİ GALASI
‘Müesser Hanım ve Lûtfi Bey; o güne dek birbirlerinin varlığından habersiz bu hoyrat dünyada apayrı, yoklukları bile hissedilmeyecek denli sıradan hayatlar sürmüş bu iki insan, bir Hıdrellez gecesi yine birbirlerinden habersiz, her zaman olduğu gibi gerçekleşmemiş hayallerini düşünerek uykuya dalarlar. Kaderin cilvesi midir, bilinmez, apayrı uykuların derinliklerinde süzülen Müesser ve Lûtfi’nin yolları tek ve ortak bir rüyada, hayatlarının galasında kesişir: Bir kere olsun ramp ışıklarına, sahneye çıkabilme; bir kereliğine de olsa kendilerini gösterme şansı bulmuşlardır. Ama bu hayalin vücuda gelmesi o kadar kolay değildir, öyle şıpın işi olmayacaktır. Hayalini kurdukları ve kendilerini bekleyen sahnenin yolu karanlıktan geçer, zira bilinir ki her sahne açılmadan evvel zifiri karanlıktır.’
Bu cümlelerle kendini bize tanıtan Hakiki Gala oyunu gerek Ayşe Selen ve Şehsuvar Aktaş’ın  oyunculukları, gerekse kurgusuyla tiyatro salonunu terk ettiğimizde bizi birçok düşünceyle başbaşa bırakıyor. Günümüz dünyasının ve medyasının aldığı son durum, insanın diğerinin hayatına olan merakı ve toplum içinde tanınma ve ünlü olma arzusu Hakiki Gala’nın konusunu oluşturuyor.
Oyun başlamadan önce dağıtılan tanıtım yazısında Hakiki Gala’nın  Edibe Ayşen Kutlugil’in eserinden hareketle yazıldığı belirtiliyor, seyirci bu varsayımla oyunu izlemeye başlıyor.
Bizi amatör bir dekor içinde amatör kılıklı oyuncular karşılıyor. Heyecan içinde oyunu başlatıyorlar fakat bir türlü aralarında istenen uyum sağlanamıyor, sahneyi tekrar tekrar alıyorlar. Bu durum bize bu oyunun bir oyun olduğunu en baştan hissettiriyor. Sonra karakterleri tanımaya başlıyoruz. Sıradan hayatlar yaşadıklarını öne süren bu kadın ve adam başlıyorlar öykülerini anlatmaya. Başlarından geçen birçok trajik öyküyü peş peşe bizimle paylaşıyorlar. Lûtfi Bey’in başından ağırlıklı olarak cinsel içerikli acı deneyimler geçerken, Müesser Hanım’ın hayatı toplum baskısı yüzünden altüst oluyor.  Aslında bir insan hayatına sığması olanaksız gibi görünen bu olaylar tesadüfen bu ikilinin başından geçmiş gibi görünüyor.  Bu hikayeler anlatılırken birbirlerinin lafını sürekli kesiyorlar ve adeta kendi hayatlarını daha önemli göstermek için bir yarışa giriyorlar ve hayat yoldaşlıklarını unutup bir anda birbirlerine rakip oluyorlar.  Bir bombardıman biçiminde gelen olayları anlamaya çalışan ve şaşkınlığa uğrayan seyirci tam da derin bir üzüntüye girecekken diğer oyuncu araya giriyor ve ağırlaşan havayı dağıtıyor. Seyirci yeniden neşeleniyor, ta ki bir sonraki trajik öyküyü duyana kadar. Oyun hızlı bir tempo içinde sürekli duygu değişimine yol açarak bizleri bir üzüyor bir güldürüyor. Aslında acıklı bir biçimde peş peşe gelen bunca hikayenin bizi oyundan soğutması beklenirken komedi unsurunun araya girmesi, danslar ve müzikle bu kasvetli hava dağılıyor.
Oyunun gelişme bölümünde olaylar aydınlanmaya başlar. Son derece masum görünen Müesser Hanım ve Lûtfi Bey onlara kötü günlerinde evinin kapısını açan Edibe Hanım’ı düştüğü zor durumdan kurtarmak isterler. Bunun için Edibe Hanım’ın onların hikayelerini bir romana çevirmesi gerekmektedir. İstemeyerek de olsa bu teklifi kabul etmek zorunda kalan yaşlı kadın romanı yazar ve roman çok kısa sürede en çok okunanlar arasına girer. Aslında kimlikleri gizlenmiş olan Müesser Hanım ve Lûtfi Bey, ünlü olma ve toplum içinde tanınma uğruna kimliklerini açık ederler ve Edibe Hanım’a iftira atarlar. Çünkü bu fırsat belki de hayatlarına bir daha hiç çıkmayacaktır. Kendileri yükselirler fakat yaşlı kadını eskiden olduğundan daha kötü bir duruma terk ederler.
Oyunun son kısmında ise vicdan azabıyla Edibe Hanım’ı düştüğü durumdan kurtarmaya çalışırlar ve onun isteği üzerine romanı bir tiyatro oyununa çevirmeye karar verirler. Oyunun ismi Hakiki Gala’dır. Burada seyirci içeri girerken edindiği yazar bilgisinin aslında gerçek bir karaktere ait olmadığını anlar ve bir oyun içinde olduğunu yeniden hatırlar. Sonunda ise tüm bu hikayelerin karakterlerimiz tarafından uydurulduğu, sıradan hayatlarını biraz olsun önemli göstermek için gazetelerin üçüncü sayfa haberlerini toparlayarak bu hikayeleri gerçekmiş gibi bize anlattıkları anlaşılır. Aslında Edibe Hanım’ı da kandırmış, bu gerçeğe onu da inandırmışlardır. Çünkü aslında edebiyata önem veren Edibe Hanım bile bu haberlerle ilgilidir.
Burada aslında bizi düşünmeye iten konu toplumun vardığı son noktadır. Oyunun bizi etkisi altında bırakma nedeni hem konusu, hem de kullandığı yöntemlerdir. Medya aracılığıyla her gün çokça karşılaştığımız fakat artık pek de tepki vermediğimiz üçüncü sayfa haberleri bize, hayatlarımıza girdiği gibi bombardıman biçiminde veriliyor. Sıradan insanların belki de hayatlarında ünlü olmaya en yakın oldukları bu haberler, Müesser Hanım ve Lûtfi Bey’in de ünlü olmasını sağlıyor. Bu hoyrat, sıradan dünyadan onları çıkarıp toplumda görünür kılıyor. Sedyeyle dolaştıkları zamanlarda bile garip göründükleri için sokakta gördükleri ilgi onları mutlu ediyor. Kendi kurguladığı  hikayeleri satmayan Edibe Hanım bu üçüncü sayfa haberleriyle ilgi görüyor. Toplumdaki birçok insanın aslında bu olaylarla kendi hayatlarında teselli bulup, bir bakıma kendilerini iyi hissettikleri gerçeğini tekrar hatırlatıyor bize. Oyunun sonunda tüm hikayelerin yalan olduğunun söylenmesi ise beklentiyi tamamen kırarak  bizi şaşkına çeviriyor.
Hakiki Gala’nın seyirci üzerinde etkili olmasının bir diğer sebebi ise oyunda kullanılan geleneksel Türk tiyatro yöntemleridir. Tıpkı Tanzimat’la birlikte başlayan batılılaşma eğiliminin sonucu olarak imparatorluğun yozlaşmasını yeren Karagöz-Hacivat veya Pişekar-Kavuklu gibi burada da göstermeci tiyatro yöntemlerine başvurulmuştur.  Oyuncular arasında atışmalar vardır tıpkı Karagöz-Hacivat gibi. Birbirlerine dost gibi görünen bu iki insan, çıkarları için kendilerini ön plana koymaya çalışırlar sürekli.
Hatta bu gölge oyununun mukaddime, muhavere, fasıl ve bitiş bölümlerine bile paralellik gösterir Hakiki Gala bölümleri. Ön deyiş bölümünde atışmalar ve birbirlerini taşlamalar vardır. Muhaverede Müesser Hanım ve Lûtfi Bey’in kimlikleri açığa çıkmaya başlar. Fasılda öykülerine dalarız derinlemesine ve kısa ve şaşırtıcı bir bölümle son bulur oyun. Toplumsal problemlere parmak basılır fakat acının dozu Türk tiyatrosunda da kullanılan şaklabanlık, dans ve müzikle kırılır. Hatta Lûtfi Bey ağır havayı dağıtmak için zaman zaman nareke çalar. Bu yöntemlerle seyirci bir oyun içinde olduğunu bilir fakat yine de konulardan etkilenir. Açık bir yapıttır, anlatılan hikayelerden biri çıktığında oyunun anlamı azalmaz. Hakiki Gala’nın birçok kere oynanmasına rağmen yenilenen metni de buna bir örnektir. Türk tiyatrosunda asal olan güldürü öğesi ise tüm oyun boyunca bize eşlik eder ve  sıkıntıyla konudan uzaklaşmamızı engeller.

Hakiki Gala bu güne ışık tutuyor. Medya aracılığıyla şekillenen, gözler önüne serilen, yıpratılan hayatlar, yine de birçok insanın bu parlak ışıkların cazibesine kapılmasını engelleyemiyor. Sırf bu uğurda eski, insani değerlerinden vazgeçen birçok kişinin barındığı bir toplumda Müesser Hanım ve Lûtfi Bey’in bu hoyrat dünyadan kurtulmak için yaptıkları çok mu sizce?
18.11.2009 tarihinde
Oyuncular Tiyatro Kahve’de
oynanan oyunu seyretmiş
bir seyirci

 

Ben çok beğendim, çok keyifliydi, bence bütün tiyatro severlerin gitmesi gerek.
10.12.2009
Kumbaracı50’de oynanan
oyunu seyretmiş
bir seyirci

Dün oyununuzu seyrettim, çok keyifli anlardı gerçekten. Oyunculuğunuza hayran kaldım. Nadir rastladığım türde bir oyunculuk şöleniydi bunu içtenlikle söylüyorum. Bunları yazarken bile hala aklımdan sizi seyrediyorum. Video ya kaydedilip oyunculukla uğraşan herkes seyretmeli. Oyunda elbet güzeldi, keyifliydi. Ama beni oyunculuk o kadar çarptı ki… Oyun yorumlarında çok güleceksiniz diyorlardı… Öyle bir beklenti ister istemez oluşuyor, sıkça gülümsememe rağmen defalarca gözlerim doldu, sahnede esprili anlatılan hikayenin acısını yüreğimde hissettim. Bilmiyorum amacınız bu muydu?
Şimdi biraz da neden üstüne eleştiri yazısı yazmanın zor olduğunu anladım. Öyle bir kere seyretmekle çözülecek gibi değil, metni okumak çok iyi irdelemek gerek üstüne bir şeyler yazmak için. Ben sadece duygularımı dile getirip performansınızın büyüleyiciliği için teşekkür etmek istedim. Elinize yüreğinize sağlık arkadaşlarım. Neye elinizi atsanız başarıyla kalkıyorsunuz:)
22.12.2009 tarihinde
Oyun Atölyesi’nde oynanan oyunu
seyretmiş bir seyirci
20 KASIM 2009 CUMA
ÜÇÜNCÜ SAYFADAN “KAN”LI CANLI “GERÇEK” HİKAYELER
[uyarı: bu yazı oyunun sırlarını ifşa etmektedir]
oyun içinde oyun, hikaye içinde hikaye, iki karakter binbir hayat…
müesser Hanım ile Lûtfi beyin 32 kısım tekmili birden hayatları, “kan”lı canlı, heyecanlı hüzünlü…
böyük gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinden esinli hikayeleri ile, reytingi yüksek tivi programlarının kahramanlarına özenen iki karakter; müesser Hanım ile Lûtfi bey.
bu iki karakter bir gün, çok okunmakla ve çok izlenmekle yetinmeyip, “insanın insanla en doğal, en “gerçek” karşılaşması” tiyatroya da el atarak bizlere, bir el uzaklarındaki seyircilere “canlı canlı”, “hakiki” bir oyun sergilemeye karar verirlerse ne olur?
ortaya “hakiki gala” çıkar.
“gerçek zamanlı” olarak yaklaşık 70 dakika süren, ama üzerimde bıraktığı etki bu süreyi kat be kat aşan “gerçek bir tiyatro deneyimi”.
“hakiki gala” bu topraklarda yaşanan gerçek hikayeleri “kurgulamak” için, bu toprakların geleneksel oyun türlerini -çağdaş bir dille/tarzla/yorumla yeniden üreterek- kullanan ve tiyatronun birincil ögesi oyuncunun gücüne dayanan bir seyirlik.
“hakiki gala” bir tiyatrotem yapımı.
yazarı ayşe bayramoğlu, yönetmeni çetin sarıkartal, usta iki oyuncusu ayşe selen ve şehsuvar aktaş.
yarın (21 kasım) kumbaracı50′de, sezon boyu istanbul’un muhtelif mekanlarında. takip için.
Gönderen danzon zaman: 23:10 1 yorum
Etiketler: tiyatro, tiyatrotem, çetin sarıkartal
Kaynak: http://danzon2008.blogspot.com
Hayatımın akışındaki manasızlığı ad koymaya çabalarken ,bir ay içerisinde dört oyun ile tanıştım_renkli dakikalar ,baskıcı dakikalar ,anlamaya çalışan dakikalar ,oyuna dahil olduğundan kendini iyi hisseden dakikalar ,genelinde dahil olmadığı için hüzünlenen ,sıkılan ,gerilen ve kendini sorgulayan dakikalar…
Soru / Nasıl bir heyecan beni bekler  perde de?
Cevap / Sıkıntılı günlerimdeki  seçimim  , kalabalık meydanlarındaki banklarda  oturup şehri seyreylemek ,Tekrar tekrar, bulvarlar boyunca meydanlar  boyunca  gezinen ,hayalkırıklıkları, hüzünleri ,aşkları ,gülümseyişleri okumak insanlarda  oturduğum banktan ..bu  hazzı düşleyerek kuruldum koltuğuma,ilk oyunuma..
Perde açıldı oyun başladı sabırsızlığım çocukça, tek isteğim kurmacaya dahil olmak bir an önce kaybolmak anın büyüsünde, ancak çabalamakla, kaybolmaya çalışmakla  geçti zaman _ hatırlanan iki adam bir kadın,bir şirket ve kaygılar kaygılar  ne bir gülümseme ne bir soru işareti silüeti yok yüzümde, sadece uzun zaman sonra tiyatroyu tekrar deneyimlemenin  keyfi kaldı oyundan ,birde hafif ayaklarımın karıncalanması akılımdan geçen ise ne de olsa devlet tiyatrosu devlet sanatçısı cümlesi ,o bile çok durmadı geçti gitti.
İyi başlayan bir akşamdı bir ertesi ,beyoğlun da eski taş bir bina  ,bina içindeki kafe de  cumbadan,akan istiklal caddesine doğru sarkmak ,el işçiliği ile tek tek işlenmiş demir korkulukların verdiği güvenle ben ,sigaram, kahvem ,pervasızız. Oyun başlamadan beni içine alan eski yıpranmış ama yıprandığı için hiç de huzursuz olmayan bu taş binada dahil oldum oyuna bir an ,bir an diyorum köşesinde aklımın bir evvelki gri ,tatsız,saldırgan tiyatro deneyimimden sebep olsa gerek küçük ürkek adımlarla buldum salondaki yerimi.
Önce hafif bir çekinsem de olacak olandan,çağıran sesleri müesser Hanım ile Lûtfi bey in heyecan ile karnavala ,beni yerimde çoşturdu. Katılmaktan orada bulunmaktan ,sorgulamadan ,yargılamadan dahil oldum içlerindeki sevince hüzne_içlerindeki diyorum görüyorum taşıyor gözlerinden  ,daha cümle kurmazdan evvel gözleri anlatıyor bir sonraki replikteki hüznü, sevinci ,heyecanı ,şaşkınlığı. Sanki bir yandan kulağıma bir yandan gözüme oynuyorlar ,oyundan çıkınca ki üzerimde kalan  tek hüzün koklayamamak ve dokunamamak oldu oyuna _daha fazla katılamamak duygusu ile eksik.O kadar sağlam ki devamlılığı üzerimde bıraktığı, ilk önce sorguladığım oyun içi tekrarları, yutup gidince hiçbir telaş bırakmadı, belki oyun o telaşlı tekrarlardı .Düşündüğüm zaman üzerine ,düşündüğüm dememeli çok sorgulayıcı kaçıyor ve samimiyetsiz ,kafamı kaldırıp kucakladığımda kainatı oyun üzerinden ,çok sahici  idiler ve renkleri ile hayatımdaki akışı şekillendirdiler..
Ki bir sonraki oyun da bir telaş bir şaşkınlık utanmaktan bir hal olmuş ben tiyatroyu bu kadar hayatımdan uzak tuttuğum için,içimdeki çocuğu salıverdim salona ,ama daha ilk perdenin yarısında debeleniyor buldum kendimi devlet tiyatrolarının koltuklarında /AŞK çok geçmişinde kalmış bir kadın ve ona uymakta hiç zorluk çekmeyen bir adam ile baş başa buldum kendimi karanlıkta, ilişkiler üzerine yeni bir şeyler söylemeyen ve veya ilişki denen içi boşaltılmış  yapıyı sorgulamak yerine insanları yargılayan ,tekrarlar tekrarlar  ,diğerleri ayakta alkışlarken oyuncuları ben ise oyun esnasında debelenirken sıkıntıdan sağımdaki solumdaki boş koltuklara fırlattığım eşyalarımı toparlarken yoruldum..öyle yoruldum ki oyun ve ben ayrı köşelerde kaldık öyle birbirimizin yüzüne hiç bakmadan.
Ve en heyecan verici oyun sonuncu oyun …Olmalı idi ,kulağıma çarpanlardan anlatılanlardan algıladığım ,yeni bir tiyatro gerçekliği ile karşılaşacağım ,yüzümde bir joker gülümseme ,tam binadan içeri girerken kontrol edemediğim bir somurtuya bıraktı yerini,,bir yalnızlık hissi üzerime bir ağırlık yenilenmiş mermerlerin göz yorucu beyazlığından sebep,zamanın tanığı  binaya uygulanmış bu zulüm nasıl yapılır dedim ve kendimi salona attım..ve daha oyun başlamadan yine oyunun dışındayım ,ortada bir koşuşturmaca dönenen insanlar ,yüksek volümle bozuk bir ses düzeni,içimi kanırtan bir parça ile meydan artık genç arkadaşların.Peşine düştüğüm sahnedekilerin ,ilk önceleri tekrarlanan meraklı heyecanımın etkisi ile gözlerim heryeri karıştırıyor sahnedeki,kulaklarım kelimelerin cümlelerin seslerin peşinde bu oyunda böyle biçimlenmiş dedim kendi kendime içine dahil olamıyor peşinden koşuyorsun ,bende koştum koştum  ama yine yoruldum neden acaba tiyatro bu kadar yorucu. benim seçimlerim mi sebep yoksa bu ülkenin dinamikleri mi böyle aksediyor pratiğe..bilemedim yine yorulmaktan sıkkın .Nedeni yorgunluğumun oyuncuların sahici olmaya çabalarımı onlar zorladıkça bende mi zorlanıyorum sanırım.Tekrar dahil olmaya çabalayarak etrafında dolandım durdum oyunun ,çıkardıkları gürültülerin,repliklerdeki acemiliklerinin ve sahnedeki  birbirleri ile olan iletişimsizliklerinin sebebini bulmaya çalışmakla geçti bitti oyun.,bir an gülümsedim nasıl anlatmalı eksik olanı arkadaşlara, eksik olanın birardalık olduğunu birarda olmaz isek ne manası olduğunun bu oyunun ,nasıl diye geçirirken,refleks ile kalktım oyunu alkışlayanların arasından sıyrılıp uzaklaşmaya çabalarken benimle iletişim kuramamış bu çarpıtılmış gerçeklikten ..
Bir an bir kaçı ile göz göze geldim oyuncuların  gözleri  çok kötü davrandılar bana ,kem olmadığını var saydığım bakışlarına takılan gözlerim sebebi ile az kala salona yuvarlanıyordum içimde alkışlayamamanın huzursuzluğu ile kendimi istiklal kalabalığına bıraktım biraz rahatladım dışarıda olmaktan birde üstüne hakiki galanın oynandığı salonu içinde taşıyan o eski yıpranmış yaşamış keyifli cumbalı binanın önünden geçerken gülümsedim tekrar müesser Hanım ve Lûtfi beyin varlığı ile on dakika evvel içimdeki yaşamı öldürmeye çalışanların huzursuzluğundan eser kalmadı bir de üstüne yakınca ,sigaram ben pervasız..
18.11.2009 tarihinde
Oyuncular Tiyatro Kahve’de
oynanan oyunu seyretmiş
bir seyirci
Tiyatrotem’in bu sezon yeni oyunu “HAKİKİ GALA” günümüzün rating yapan ve çok tartışılan televizyon programları, sağnak halinde yağan 3.sayfa haberleri, insanlardaki kendini tüm çıplaklığıyla toplumun zalim seyrine sunarak “karizma” oluşturucu çabası üzerine kotarılmış bir komedi.
Oyunun kahramanlarından Müesser Hanım (Ayşe SELEN) ve Lûtfi Bey’e
(Şahsuvar AKTAŞ) bir kereliğine de olsa sahneye çıkma, kendilerini gösterme şansı verilmiştir; ancak ömürlerini onca zaman boyunca birbirlerinden habersiz geçirmişler için ortak bir sahne dili tutturmak, anlaşmak için zorlu bir serüvenden geçmeleri gerektirir.Defalarca yinelemeler, tökezlemelere rağmen hayallerinden asla ve katiyen vazgeçmiyeceklerdir. Tiyatrotem’in yeni oyunu “Hakiki Gala” Müesser Hanım ve Lûtfi Bey’in inanılmaz hayat hikayesini anlatıyor:
Müesser Hanım ve Lûtfi Bey; o güne dek birbirlerinin varlığından habersiz bu hoyrat dünyada apayrı, yoklukları bile hissedilmeyecek denli sıradan hayatlar sürmüş bu iki zat, bir Hıdrellez gecesi yine birbirlerinden habersiz, her zaman olduğu gibi gerçekleşememiş hayallerini düşünerek uykuya dalarlar. Kaderin cilvesi midir, bilinmez, apayrı uykuların derinliklerinde süzülen Müesser ve Lûtfi’nin yolları tek ve ortak bir rüyada, hayatlarının galasında kesişir: Bir kere olsun ramp ışıklarına, sahneye çıkabilme; bir kereliğine de olsa kendilerini gösterme şansını bulmuşlardır.
Gelin olmak isteyen yabancılar, emanet edilen kocalar, ucuza ya da pahalıya yapılan, ama hiç beğenilmeyen yemekler, var olmalar ya da yok olmalar, hem pop hem star hem ala hem turca olmalar, aşkı tadanlar, bir şarkı olmaya çalışan, çocuklukları hoyratça ellerinden alınmış çocuklar, kendini helâk ederek dans edenler, yeteneğine güvenenler, gözleri kör eden aşklar…
Çetin SARIKARTAL’ın yönettiği “HAKİKİ GALA” genç oyun yazarı ve oyuncu Ayşe BAYRAMOĞLU’nun bir eseri. İstanbul’un çeşitli sahnelerinde yer alan “HAKİKİ GALA” şimdi Kumbaracı 50 ‘de izlenebilir. Hararetle öneririm. Taze olduğu kadar temiz bir soluk almak için 3. sayfanın kahramanları Müesser Hanım ve Lûtfi beyi bu hallerde çok seveceksiniz. Ayşe BAYRAMOĞLU’nun başarısına tanık olacaksınız.
Dündar İncesu
GELENEKSEL TEKNİKLER KULLANILARAK ÇAĞDAŞ BİR OYUN YARATILABİLİR Mİ DİYE DÜŞÜNMEYİN, ‘HAKİKİ GALA’YI İZLEYİN.
tiyatrotem, yeni sezona kuvvetli bir metne ve ustalıklı bir kurguya sahip bir oyunla başlıyor; Hakiki Gala. Ayşe Selen ve Şehsuvar Aktaş’ın Tiyatrotem çatısı altındaki birlikteliklerinden doğan ve bugünün tiyatro ortamında kendilerine özgü tarzlarını başarıyla ortaya koydukları bir oyun. Aslında Hakiki Gala’nın başarısının arkasında ekibin 2000 yılından bu yana tutarlı bir şekilde benimsedikleri, çağdaş ve geleneksel gösterim sanatları tekniklerini kaynaştırarak yarattıkları araştırmacı bir tiyatro anlayışı var. Kukla, gözbağcılık, karagöz, ortaoyunu, meddah, tekerleme gibi geleneksel türlerden yola çıkarak Türkiye kültürel ortamından seçtikleri konularla “çağdaş” oyunlara imza atıyorlar. Geleneksel olanın hiç sorgulanmadan yok edildiği, eski ve yeni arasına köprüler kurmak yerine kalın çizgiler çekildiği bir ortamda Tiyatrotem’in geleneksel Türk tiyatrosu yöntemlerini kullanarak yenilikçi bir yaklaşımla yeniden ürettiği oyunları çok daha anlamlı ve değerli bir hale geliyor.
Hakiki Gala, kapitalist modern toplumda kitlesel iletişim araçlarıyla uyutulan, aslında sahip olmadığı ve olamayacağı hayatlara ve amaçlara özendirilen, insani değerlere karşı duyarsızlaşan ve “gerçeklik” duygusunu yitiren sıradan insanların öyküsü. Pop art akımının kurucusu Andy Warhol, ‘Herkes bir gün 5 dakikalığına ünlü olacak” dediğinde günümüzün toplumu için doğru bir öngörüde bulunmuştu. Televizyonlardaki dizi, yarışma ve show programlarında sahte yaşantıların cazibesine kapılan, gazetelerdeki 3. sayfa haberlerinde acıklı öyküleriyle “görünür” hale gelen sıradan insanların sıkıcı hayatlarından kurtulmak için düştükleri medya tuzağının bir eleştirisi oyun. Öyle ki, bu tuzağa düşen insanlar “sahte gerçekliğin” büyüsüyle tüm ahlaki değerlerini kaybediyor, yaşanan sanal hayatlardaki çivisi çıkmışlık medyanın malzemesi olmaya ve sürekli pompalanmaya devam ediyor. Hakiki Gala, tam da bu “gerçeklik” sorgulaması üzerine izleyiciye yorumlamaya açık bir metin sunmayı başarıyor.
Hakiki Gala’da, yoksul, sıkıcı ve sıradan hayatlarından kurtulup ünlü olma hayaliyle yanıp tutuşan bir kadın ve erkeğin -Müesser Hanım ve Lûtfi Bey’in- serüvenine tanıklık ediyoruz. Oyunun ilk repliği, aslında metnin başından sonuna tutarlı bir şekilde işlenen ana söylemi çok iyi özetliyor;

“Müesser Hanım ve Lûtfi Bey; o güne dek birbirlerinin varlığından habersiz bu hoyrat dünyada apayrı, yoklukları bile hissedilmeyecek denli sıradan hayatlar sürmüş bu iki zat, bir Hıdrellez gecesi yine birbirlerinden habersiz, her zaman olduğu gibi gerçekleşememiş hayallerini düşünerek uykuya dalarlar. Kaderin cilvesi midir, bilinmez, apayrı uykuların derinliklerinde süzülen Müesser ve Lûtfi’nin yolları tek ve ortak bir rüyada, hayatlarının galasında kesişir: Bir kere olsun ramp ışıklarına, sahneye çıkabilme; bir kereliğine de olsa kendilerini gösterme şansını bulmuşlardır.”

Hakiki Gala’da araştırmacı bir yaklaşımla her detay üzerinde düşünülmüş olduğu açıkça hissediliyor; öykü, metin, dekor, kostüm, oyunculuk ve teknik aynı amaca hizmet edecek şekilde incelikle kurgulanmış. Oyunda hiç bir detay rastlantısal değil. Oyunun ismi -Hakiki Gala Edibe Ayşen Kutlugil’in Gala adlı eserinden hareketle komedi- son dönemde edebi eserlerden hareketle yapılan rating rekortmeni popüler dizilere gönderme içeriyor. Tiplemelerin adı- Müesser eser sahibi, Lûtfi iyi ve güzel, Edibe edebiyatla ilgilenen, terbiyeli ve kibar anlamlarına geliyor- metni destekler şekilde seçiliyor. Fiyakalı sahne kostümleri ve sade dekor ise “yoksul tiyatro” akımının bir yansıması olarak tamamen oyunculukları ön plana çıkarıyor. Oyunu en özgün ve güçlü hale getiren özelliği ise karagöz, ortaoyunu, meddah gibi geleneksel türlerin sahneleme tekniklerini doğru dozlarda harmanlayarak yepyeni bir söylemi eski yöntemlerle sunmanın her zaman démodé bir durum yaratmayacağını kanıtlaması.
Geleneksel Türk tiyatrosu pratikleri temel olarak illuzyon kurmak ve kırmak alışkanlıkları ekseninde gidip gelir. Hakiki Gala metni de bu eksen üzerinde başarıyla ilerliyor; izleyiciye her fırsatta bir “temsil”in içinde olduğunu hatırlatıyor. Bu bağlamda, 19.yüzyılın gerçekçi Avrupa tiyatrosunun kapalı biçim ve benzetmeci anlayışının tam tersine geleneksel Türk tiyatrosunun açık biçim ve göstermeci anlayışının izlerini taşıyor. Bir nevi medya taşlaması olarak tanımlanabilecek oyunda, kurgusallığın açıkça görünmesi, yapıtın yapıtlığının, temsilin temsil olduğunun altının çizilmesi için oyuncular gerekli tüm müdahaleleri yapıyorlar. Brecht’in izleyicide duygusal yaklaşımı önleyerek konuyu düşünsel düzeye aktaran öğeler olarak kavramsallaştırdığı “yabancılaştırma efekti”nin örneklerini oyun boyunca görüyoruz; oyunun başında sahne ışıklarını yakarak “temsili” olanı izleyicin gözü önünde yaratmaları, dialogları sırasında bile birbirlerine hiç bakmadan hep seyirciye konuşmaları, ilk takdim sahnesindeki üç tekrar ve bozuk telaffuzlu replikleri gibi.
Hakiki Gala’da, geleneksel Türk tiyatrosunun “göstermeci uslüp” dışındaki diğer ortak özelliklerinin izlerini sürmek hiç zor değildir. Geleneksel türlerde şarkı, dans, atışma oyunlara eşlik eder. Oyunda Lûtfi Bey, Karagöz’ün özel düdüğü olan narekesiyle basit bir ritm olan “paso doble”yi çalar ve sahne geçişlerini sağlar. Narekesi eşliğinde yaptıkları abartılı ve acemice dansla “biz oyuncuyuz” vurgusunu yaparlar.
Geleneksel türler mutlaka güldürme öğesi içerir. Hakiki Gala, traji-komik bir yapıya sahip olmakla birlikte Müesser Hanım ve Lûtfi Bey’in kendilerini tanıttıkları bölümde acıklı hayat öykülerini anlatırlarken trajedi dozunun yükseldiği anlarda birbirlerine açıkça müdahale ediyorlar ve hemen güldürü unsurlarını devreye sokuyorlar.
Oyunda başarılı bir şekilde uygulanmış başka bir geleneksel tür özelliği ise kişilerin karakter niteliği taşımaması ve oyun tipleri olarak sunulmasıdır. Hakiki Gala’da Müesser Hanım ve Lûtfi Bey, yalnızca başkalarının öykülerini anlatan “tip”lerdir. Onların gerçek karakterlerini, hayatlarını, sevdiklerini sevmediklerini anlatan bir metin yoktur. Biz yalnızca onlar için “çizilen” tiplemelerle tanışır, serüvenlerini onlarla birlikte seyrederiz. Bu tiplemeleri yaratırkenki ustalık oyun içindeki dönüşümlerine de yansıyor. Tipler oyunun akışında güçlendikçe ezilenden ezene, duyarlıdan duyarsıza, paylaşımcıdan bencile doğru değişiyorlar, hatta aynı kulvardayken rakibe dönüşüyorlar.

Sonuç olarak, Hakiki Gala’nın gerçekçi bir tiyatro yaklaşımıyla kurgulanmaması oyunun meselesinin izleyiciye aktarımında etkiyi artıran bir unsur; Müesser Hanım  ve Lûtfi’nin Bey’in oyunun sonunda izleyiciyle birlikte “gerçeğe” ulaşmaları, izleyiciyi oyunda yaratılan “temsil”in katılımcısı yapıyor. İçerik ve yöntemin birbirlerini tamamlayan mükemmel birlikteliği örnek çağdaş bir iş yaratılmasına olanak sağlıyor.
Oyunsu olandan alınan hazzın dorukta olduğu bir oyun Hakiki Gala, çağdaş tiyatro kısvesi altında yapılan bir dolu “boş” işin arasında “gerçek” tiyatrosevere şiddetle tavsiye edilir.
18.11.2009 tarihinde
Oyuncular Tiyatro Kahve’de
oynanan oyunu seyretmiş
bir seyirci

 

MUHTEŞEMDİ!!!
“Dün akşam hayatımda ilk defa muhteşem diyebildiğim bir tiyatro izledim keyifle, umutla ve heyecanla… sadece 2 haftadır profesyonel tiyatroyla ilgileniyorum ve hala bununla ilgili eğitimim devam ediyor. dün gördüğüm oyun  beni daha da heveslendirdi  ve önümü görmemi sağladı. bunları sadece 1 saat içinde yapabildiğiniz için size çok ama çok teşekkür ederim. umarım bende birgün en az sizin gibi sahneye her çıktığımda aynı heyecanı duyar, en az sizin kadar muhteşem durabilirim sahnede…  bana ve yanımdaki arkadaşlarıma muhteşem bi akşam yaşattığınız için minettarım. umarım herşey gönlünüzce olur. saygılarımla.”
15.11.2009 tarihinde
Oyuncular Tiyatro Kahve’de
oynanan oyunu seyretmiş
bir seyirci

 

HAYATA DAIR BIR OYUN: HAKIKI GALA
Ayşe Selen ve Şehsuvar Aktaş’in canlandırdığı oyunda anlatılan olayların her biri TV kanallarında birbirinin bir örneği programlarda ya da gazetelerin 3. sayfa haberlerinin arasında yerini almış gerçek hikayeler.
Bir pazar akşamı, hafta sonunun son demleri. Hava da hafta sonunun bittiğini anlatır gibi. İnsanı daha kötü ve karamsar hale getirmek ister gibi yağmur taşıyan bütün kara bulutlar tüm kasvetiyle üstümüze üstümüze geliyor. Ama yağmura hiç aldırmayan bir kalabalık var Taksim sokaklarında. Her ne kadar eğlencesinin kalbinin attığı yer olsa da ilginç bir şekilde herkes bir yerlere koşuşturma telaşında. Ben de öyle. Adını ilk kez duyduğum Oyuncular Tiyatro Kahvesi içindeki Cem Safran Sahnesi’ni arıyorum. Sora sora tarif edilen pasaja giriyorum. Tıpkı diğerleri gibi bu pasajın girişinde de şapka, bere, çorap satıcıları var. Doğru yerde miyim bir kez daha emin olmak için satıcılardan birine tiyatroyu soruyorum ama bilmiyor. Bir iki adım atınca görüyorum, doğru yerdeyim. Şapkacının haline güleyim mi üzüleyim mi bilmiyorum. Aklımda Nazım Hikmet’in, “Hani derya içinde olup da deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf” dizesinin geçtiği şiiri merdivenleri çıkmaya başlıyorum. Kısa süre sonra, dışarının soğuğundan ve karmaşasından uzak insanın içini ısıtan tiyatronun içindeki küçük bir kafedeyim. Benim gibi oyun başlayana dek bir şeyler içmek için beklemeye karar vermiş az sayıda insanın arasına karışıyorum.
Yoklukları hissedilmeyecek hayatların hikayesi
Çok beklemek de gerekmiyor zaten, 15 dakika sonra beni buraya çeken oyunu izlemek üzere yerimi alıyorum. Tiyatronun kendine has bir havası var; sevimli, samimi. Tiyatro dediysem öyle çok gözünüzde büyütmeyin. Ortalama bir evin yatak odası kadar bir sahne ve salonuna sığacak kadar da koltuk koyulacak bir alanda izleyiciler. Hepsi bu kadar. Herkes yerine oturuyor. Ama yine de salon boş. 25-30 koltuk kapasiteli salonda, herkes dediğim kişi sayısı iki elin parmakları kadar. Sahneye bakıyorum, dekor çok sade, bir masa, 2 sandalye ve bir de küçük bir masa daha var komodin gibi. Biraz sonra bütün ışıklar sönüyor ve oyun başlıyor. O güne dek birbirlerinin varlığından habersiz bu hoyrat dünyada apayrı, yoklukları bile hissedilmeyecek denli sıradan hayatlar sürmüş iki kişi Müesser Hanım ve Lûtfi Bey, bir Hıdrellez gecesi yine birbirlerinden habersiz, her zaman olduğu gibi gerçekleşememiş hayallerini düşünerek uykuya dalarlar. Kaderin cilvesi midir, bilinmez, apayrı uykuların derinliklerinde süzülen Müesser ve Lûtfi’nin yolları tek ve ortak bir rüyada, hayatlarının galasında kesişir. Bir kere olsun ramp ışıklarına, sahneye çıkabilme bir kereliğine de olsa kendilerini gösterme şansını bulmuşlardır.
Kaynağı gazeteler, Tvkanalları
Edibe Ayşen Kutlugil’in eserinde uyarlanarak yazılmış olan Hakiki Gala oyuncuları Ayşe Selen’in Müesser ve Şehsuvar Aktaş’ın da Lûtfi rolüyle performanslarını canlandırdığı oyunda anlatılan olayların her biri TV kanallarında birbirinin bir örneği programlarda ya da gazetelerin 3. sayfa haberlerinin arasında yerini almış gerçek hikayeler aslında. Her seferinde izleyiciyi şoke eden gelin olmak isteyen yabancılar, emanet edilen kocalar, ucuza ya da pahalıya yapılan, ama hiç beğenilmeyen yemekler, var olmalar ya da yok olmalar, hem pop hem star hem ala hem turca olmalar, aşkı tadanlar, bir şarkı olmaya çalışan, çocuklukları hoyratça ellerinden alınmış çocuklar, kendini hel k ederek dans edenler, yeteneğine güvenenler, gözleri kör eden aşklar, cinayetler, intiharlar ve ensest ilişkilerle dolu hayat hikâyeleri…
Bitmek bilmeyen talihsizlikler serüveni
Rollerinin henüz başındayken, daha bir kaç cümle etmişken sanki izleyicinin karşında değil de provadaymışçasına, “Baştan başlayalım. Yine unuttuk” gibi cümleler duyulmaya başlıyor. Bir kere daha ve bir kere daha derken artık, “gerçekten mi hata yapıyorlar ve baştan alıyorlar” diye şüphe etmeye başlıyorsunuz. Çünkü o kadar inandırıyorlar sizi. Bir kereliğine de olsa sahneye çıkma ve kendilerini gösterme şansı yakalayan ancak ömürlerini onca zaman boyunca birbirlerinden habersiz geçirmiş Müesser ve Lûtfi için ortak bir sahne dili tutturmak, anlaşmak zorlu bir serüvenden geçmelerini gerektirir. Defalarca baştan almaları gerekir, defalarca tökezlerler ama hayallerinden asla ve asla vazgeçmezler.
Selen ve Aktaş muhteşem bir oyunculukla karakterden karaktere geçip, bir yükselip, bir alçalırken  izleyiciler de acı dolu kahkahalarla izliyor oyunu. Müesser Hanımın dayısının oğlu, Lûtfi Beyin amcasının oğlu, bilek kesmeler, cinsel istismarlar, felç geçirmeler derken hastanede mahsur kalmalar, ekonomik problemler, sokaklarda uyumalar, çöpten beslenmelere kadar bir anda kendinizi arka arkaya bütün gazetelerin üçüncü sayfalarını okumuş gibi hissediyorsunuz. Müesser Hanım ve Lûtfi Beyin “başına gelenler” bitmek bilmiyor. Onlar heyecanlı anlatmaya devam ediyorlar, izleyici de aynı heyecanla dinlemeye.
Bir gün herkes meşhur olacak!
Sonunda Müesser Hanımın kendi “feda etmesi” ile düzeltiyorlar bellerini bir nebze ama bu sefer de haciz memurları, borçlar derken bu kez de evden atılıyorlar. Sonra karşı komşuları iyilik meleği Edibe Hanımın nasıl imdatlarına yetişerek kendilerine evini açtığını sonra da başlarından geçenleri dinleyip çok tutan bir kitap haline getirişini izliyoruz. Mağduriyet hikayesi, çok satan bir kitabın sağladığı zenginlik ve şöhretle birlikte mutlu sonla bitecek derken Lûtfi Beyin peşinde koşan “medyacılara” yaptığı bir açıklamayla yeni bir mağdurun, Edibe Hanımın hikayesi çıkıyor ortaya…
Başından sonuna dek izleyicileri yüzünde sabit bir gülümseme ve tempoyla hızla içine sürükleyen oyun en sonunda da sizi ters köşeye yatırıyor. Nasıl olduğunu anlatmak oyunu izleyecek olanlara haksızlık etmek olur diye söylemiyoruz. Gazetelerin 3. Sayfa haberleri, televizyonların gündüz kuşağı programları ya da kendini göstermek isteyenlerin şovlarına dönen “eğlencelik” programlarda neler anlatıldığını merak edenler yönetmenliğini Çetin Sarıkartal’ın yaptığı metinlerini Ayşe Bayramoğlu’nun yazdığı Hakiki Gala’yı izlesinler.
15.11.2009 tarihinde
Oyuncular Tiyatro Kahve’de
oynanan oyunu seyretmiş
bir seyirci

 

Dün hakiki gala’yı izledim.marifet görmek ve yeni türk bir yazarla -ki kadın- tanışmak istiyorsanız izleyin… Tiyatro Tem.”
15.11.2009 tarihinde
Oyuncular Tiyatro Kahve’de
oynanan oyunu seyretmiş
bir seyirci

 

İYİ Kİ EVİMDE TELEVİZYON YOK!

Tiyatrotem’in Hakiki Gala’sı, bana bir kez daha evimde televizyon olmamasının ne kadar iyi bir şey olduğunu hatırlatmış oldu. Nasıl mı? Şöyle:

Uzun zamandır sabahları gazete okumayı bıraktım. Güne, okunması daha keyifli şeylerle başlamayı tercih ediyorum. Televizyon da benim için kesinlikle bir ihtiyaç değil. Reklamlarda sahte gülücükler, yarışma programlarında içi boşaltılmış heyecanlar, dizilerin genelinde nedense sürekli ama sürekli ağlayan karakterler ve asıl acısı, gerçekliğini tamamen yitirmiş bir grup insanın toplandığı sabah programları, kimi zaman nefessiz kalmama neden oluyor. Annemle birlikte yaşadığım dönemlerde ona “Lütfen izleme şu programı!” dediğimde, bana “Ama kızım hayat işte! Sen ne dersen de, hayatta böyle şeyler oluyor!” diye verdiği cevap kulağımdan silinmiyor.

Tiyatrotem bu sezon, tam da bu kaygılarımızı dillendiren bir yapımla karşımızda. Hakiki Gala biri kadın diğeri erkek iki kişinin yaşamlarının galasını bize sunuyor. Öyle ki üçüncü sayfa haberlerinin tam göbeğinden fırlamış ve tüm trajedileri bünyesinde toplamış, neredeyse kağıttan kesilmiş gibi sallantıda iki karakter: Lütfi Bey ve Müesser Hanım. Sadece bir kerecik olsun görünür olmak, dikkat çekmek isteyen, yok sayılmak istemeyen iki insan, hayat hikayelerini anlatmak adına çıkıyorlar sahneye.

Oyunun ilk sahnesinde  Müesser Hanım ve Lütfi Bey’in bizi gülümseten oyuna başlayamama “beceriksiz”likleri, hayat hikayelerini  anlatmaya başladıklarında yüzümüzde donuveriyor. Bir tür yarış içine giren ikili, en vurucu, en sarsıcı ve en çok şeyi anlatmak için çabalıyorlar. Sanki seyircinin elinde bir kumanda var ve Müesser Hanım ile Lütfi bey daha fazlasını, daha da fazlasını vererek kanalın değiştirilmesini engellemeye çalışıyor gibi.  İtiraf etmeliyim ki, bir an nefes alamayacak hale geldim, hatta kanlı canlı karşımızda oluşları biz seyircileri ürküttü sanırım. İzleyende anlam verememek, rahatsız olmak gibi duygular yaşattı. Sonrasında oyun boyunca gelişen sürprizler, aslında medyada, gerçeklik algısının nasıl da pamuk ipliğine bağlı olduğunu gösterdi bize. Yaşadığımız bir tür duygu bombardımanı: Eğlenmek, üzülmek, kızmak, şaşırmak vb..  Sahnede iki oyuncu var, sadece anlatıyorlar ve biz ağzımız açık “Şimdi ne olacak acaba?” diye bakıyoruz onlara..

Tam bu noktada Tiyatrotem’in oyunculuk anlayışından bahsetmek gerekiyor. Oyuncular Ayşe Selen, Şehsuvar Aktaş ve oyunun yönetmeni ve dramaturglarından Çetin Sarıkartal, anlatı geleneği üzerine kafa yoran ve bunu çağdaş olanla harmanlayan bir ekip. Bundan önceki tüm yapımlarında olduğu gibi bu oyunda da anlatının gücünü gözler önüne seriyorlar. Anlatıcı, oyun kişisi ve oyuncu arasındaki oldukça başarılı geçişler seyir zevkini bir kat arttırıyor. Oyunun genç yazarı Ayşe Bayramoğlu da, yalın, etkili ve tüm sahteliğin içinde “sahici” dili ile dikkat çekiyor.

Zekiye Sarıkartal’a ait olan sahne tasarımı ise rüküş düğün salonlarını, reytingi oldukça düşük televizyon programlarının setlerini ya da en zevksizinden döşenmiş, yıkık dökük evleri hatırlatan cinsten. Bu anlamda tam da Müesser Hanım ve Lütfi Bey’in elinden çıkmışa benziyor. Kostümler de gösterişli ve yapay.. Yani dekor da kostüm de oyunun anlam bütünlüğüne hizmet eden ve bu karakterlerin varoluş çabasının altını çizecek denli işlevsel.
Tiyatrotem, şimdiye kadar sahneledikleri Alem Buysa Kral Übü, III. Riçırd Faciası, Tartüf Bey gibi klasik oyunlarda, içerik açısından bu oyunların evrenselliğinde yerel olanı yakalayabilmiş; biçimsel olarak da anlatı ile yazılı metin arasında git-gel sağlamıştı. Hakiki Gala oyunuyla ise gündelik olanı evrensele yakınlaştırıp; anlatıdan metin, metinden anlatı yaratan bir iç içelik sağlamış durumda. Bu da, biçimsel anlamda seyirlik bir malzemenin sanki bir yandan mutfağını göstermekte, diğer yandan ise özünde, özellikle televizyonun gerçek hayatla arasındaki ironik durumunu vurucu bir şekilde ortaya koymakta..
Yani bu tek perdelik komedinin sonunda, tabir-i caizse sıkı bir tokat yemiş oluyorsunuz. Anlatımın gücü ve yaşadığımız dünyanın gerçeklik karmaşası birçok soru bırakıyor zihinde. Kulaklarımızda oyunda da dile getirilen bir cümle çınlıyor: “Gerçek çok kıymetli bir şey; ona ulaşmak zor!”  ve söylenebilecek tek şey kalıyor geriye: “Annem de bu keyifli oyunu izlemeli!”
Elif Temuçin
Kaynak: http://kultursanat.halkbank.com.tr

 

Tiyatro Tem’den Hakiki Gala: Gerçeğin Hakikisi!
‘Hakiki Gala’ oyununda olduğu gibi, gerçek diye düşündüğümüz ya da bize gerçek diye sunulan kurgulanmış yapıları, anlatıları, hikayeleri incelediğinizde ‘hakikat’ ile karşılaşmıyor muyuz?
Jale KARABEKİR
İstanbul – BİA Haber Merkezi
27 Şubat 2010, Cumartesi
Müesser Hanım ile Lutfi Bey ‘Hakiki Gala’nın ‘hakiki’ karakterleri… Aldanmayın, onları canlandıran Ayşe Selen ile Şehsuvar Aktaş değil… Sahnede Müesser Hanım ile Lutfi Bey var.
Bu yıl açılan Kumbaracı 50′nin ‘hakikaten’ sıcak ortamında ‘hakiki’ bir gala var; konusunu ‘gerçeklerden’ alan, ama gerçek ile hakiki arasındaki kurguyla dalga geçen, eleştiren, ‘suratına suratına’ vuran… Bu oyunu ‘hakiki kılan’ da, metninden sahneye konuluşuna, oyunculuktan dekora kadar her şeyin ince düşünülmüş olup, seyirciye de bunun yansıması. Müesser Hanım boşuna söylemiyor: “Tüm bu çiçekleri tek tek silikonla yapıştırdık” diye, dekora verdikleri emeği anlatıp, seyirciden bu emeğe saygı beklerken.
Müesser Hanım ile Lutfi Bey gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinden fırlayıp gelmiş iki karakter (Aslında ‘gerçekten’ öyle mi?). Bize kendi hayat hikayelerini anlatıyorlar. Bildiğiniz hikayeler, oldukça tanıdık.
Çoğunlukla hüzün dolu, insanın yüreğinden yaralayan hikayeler. Tüm bu yaşadıklarından sonra, nasıl bir araya geldiklerini, nasıl tanıştıklarını, nasıl tiyatro yapmaya karar verdiklerini anlatıyorlar bize. Bir anlatının keyifli bir oyuna dönüşebileceğini, ancak seyrederek deneyimleyebilirsiniz ‘Hakiki Gala’da. Müesser Hanım ile Lutfi Bey anlatının doruklarında, seyirciyi alıp götürürken, birdenbire kırılma yaşayarak size ‘gerçekleri’ anlatıyorlar (Acaba ‘gerçekten’ ‘gerçekleri’ mi?).
Anlattıkları hikaye birbirleriyle çeliştiğinde ustalıkla düzeltiyor ya da tiyatronun gereği bir çatışmanın içine giriveriyorlar. Anlatılar hikayeye, hikayeler çatışmaya, çatışmalar eleştiriye, eleştiriler gerçekliğe dönüşüveriyor. Ama neyin gerçek olduğunu hiçbir zaman bilemiyoruz, bilmiyoruz seyirci olarak. Zaten aslında ‘Hakiki Gala’da bununla ilgilenmiyor. Tiyatroya, basına, anlatılara, topluma, bakış açılarına, ideallere, fırsatçılığa yani hayatın içinde düşünebileceğiniz her şeye eleştirilerini Müesser Hanım ile Lutfi Bey üzerinden, onların ‘gerçek’ olmayan anlatıları üzerinden bambaşka bir kurgu ile ‘hakiki’ meselesi üzerinden vermek istiyor Tiyatro Tem.
Müesser Hanım ile Lutfi Bey karar vermişler tiyatro yapmaya, ‘hakiki’yi anlatmak uğruna. Zannetmeyin ki, üçüncü sayfa haberlerinden bir oyun seyrediyorsunuz. Üçüncü sayfa haberlerinden oluşan, bunları okuyan ve okumaya devam eden bizleri eleştiren bir oyun desek daha doğru olabilir.
Hatta sadece okuyan değil, bunları içselleştiren, kanıksayan okuyucuyu. Bir zamanlar oldukça popüler olan Reality Showları seyreden, bunları kendi hayatı zanneden, bazen bunlara özenen, bunlar üzerine bazen televizyon dizileri, filmler yapan, hatta tiyatro oyunu yapan zihniyetle dertleri var. Tiyatro Tem bu dertlerini, ‘Hakiki Gala’ ile anlatıyor. Zannetmeyin ki, sıkıcı bir ‘eleştiri’ oyunu seyredeceksiniz. Kumbaracı 50′nin duvarları seyircilerin kahkahalarıyla çınlıyor çoğu zaman. Daha önce dediğim gibi, Müesser Hanım ile Lutfi Bey sıradan insanlar, bize kendi ‘gerçeklerini’ anlatan sıradan insanlar…
Amatör ruhlu, amatör oyuncular…. Asla tiyatrocu Ayşe Selen ile Şehsuvar Aktaş değiller. Yanılmayın. Bize ‘hakiki’ bir galada olduğumuzu hissettiriyorlar, kahkahalarımızla bu durumu bölüyor olsak da, onlara inanmak istiyoruz. Lakin Müesser Hanım ile Lutfi Bey bizim onlara ne kadar inanmamızı istiyor, orası şüpheli…
Üçüncü sayfa haberlerinden türeyen her şey gibi, ‘gerçekliği’ çarpıtılmış kurguları eleştiren ve dalga geçen yapısıyla ‘Hakiki Gala’, ‘gerçeklikle’ ‘hakikat’ arasındaki o ince çizgiye dikkat çekiyor. Her ne kadar, sözlüklerde eşanlamlı olarak nitelense de ‘gerçek’ ile ‘hakiki’ kelimeleri, kullandığımız dil yapısı içinde farklılık göstermiyor mu, sizce?
‘Hakiki Gala’ oyununda olduğu gibi, gerçek diye düşündüğümüz ya da bize gerçek diye sunulan kurgulanmış yapıları, anlatıları, hikayeleri incelediğinizde ‘hakikat’ ile karşılaşmıyor muyuz? Müesser Hanım ile Lutfi Bey’in seyirciye anlattıkları birbirinden ‘ilginç’ hikayelerin ‘gerçekliği’ konusunda hiçbir şüphemiz yokken, aslında bu ‘gerçeklerin’ hepsinin hayatta var olduğunu, ama ‘onların’ hayatlarında var olmadığını fark ettiğimizde, ‘gerçeğin’ kurgulu yapısını görmüyor muyuz? Bu da ‘Hakiki Gala’ya dönüşüveriyor…
Çetin Sarıkartal’ın yönettiği, Ayşe Bayramoğlu’nun yazdığı ve Ayşe Selen ile Şehsuvar Aktaş’ın oyunculuklarıyla metni sahnede yaşattıkları bir oyun ‘Hakiki Gala’. Gerçeğin kurgulu yapısını inanılmaz bir biçimde eğlenceli hale dönüştürerek gözler önüne seren bir yapım. Gerçeğin kurgulu yapısından bahsederken, Tiyatro Tem’in kendi alanları olan tiyatroya yaptıkları eleştirileri de göz ardı etmemeli.
Popüler kültürde ‘gerçekliğin’ kurgulanması, ‘hakiki’nin çarpıtılması tiyatroda da yerini buluyor son zamanlarda… ‘Suratımıza suratımıza’ seyirciyi rahatsız etmek için yazılan oyunların Türkiye’de sahnelenmesi ve bunun bir ‘ekol’ (popüler demek daha doğru aslında) olmasına; ‘tiyatronun’ klişe ‘sözlük’ anlamlarına; ‘tiyatrocu olmanın’ gerçekliği olan ‘fakirlik’ durumuna komedi unsurlarıyla yaklaşıyor Tiyatro Tem. Seyirciler olarak da onlara eşlik ediyor, kahkahalarımızla onların eleştirilerine katılıyoruz.
Hele gerçeklerden bıktığınız bir zaman diliminde seyrederseniz ‘Hakiki Gala’yı, tiyatrodan çıktığınızda  yüzünüzdeki gülümsemeyi Kumbaracı 50′den evinize kadar, hatta sabaha kadar koruyabileceğinizi garanti ederiz. Biz mi?  ‘Hakiki Gala’yı seyretmiş olan seyirciler tabii ki…
‘Hakiki Gala’, 4-18 Mart 2010 tarihlerinde Kumbaracı 50′de seyredilebilir.(JK/EÜ)
Bianet
Jale Karabekir
AH ŞU REYTİNG, REZİL EDER ADAMI!
Çetin Sarıkartal’ın yönettiği, Tiyatrotem’in sahneye koyduğu Hakiki Gala oyunu, sıradan insanların medya sayesinde popüler olması sonucu yaşadıklarını anlatıyor
MÜESSER Hanım ve Lütfi Bey… Vahşet, nefret, öfke, cinayet, intihar, tecavüz ya da aşk öyküleriyle tanınmış şahsiyet haline gelen sıradan vatandaşlardan yalnızca ikisi. Medyada gözümüze gözümüze ‘dan’ efektiyle sokulan öykülerle reyting uğruna çarklarda öğütülen insanlar… Süreyya Beyler, Semra Hanımlar, Canerler, Şuleler, Ajdarlar…. Bu baş döndürücü işleyişte Edibe Ayşen Kutlugil’in kitabından “İnsanı insana insanla ve insanca anlatmak lazım” düşüncesiyle tiyatroya uyarlanan Hakiki Gala reyting canavarının elinde canavarlaşanları anlatıyor.
Öyle bir çark ki bu eline geçirdiklerinde ‘star’ olma duygusu uyandırıyor. İnsani dürtüler, acılı hikâyeleri uydurma bir masala dönüştürüyor. Oyunda, Ayşe Selen’in oynadığı Müesser Hanım ramp ışıklarını görünce başlıyor geçmişine dair vahşet dolu öyküleri anlatmaya. Şehsuvar Aktaş’ın canlandırdığı Lütfi Bey de ondan aşağı kalmıyor. Cici babasını nasıl bıçakladığından, ilk cinsel deneyimini sapkınlıkla yaşadığını ‘canlı canlı’ anlatıyor seyircisine.
Ayşe Bayramoğlu’nun yazdığı Çetin Sarıkartal’ın yönettiği ve Tiyatrotem’in hazırladığı oyunun eksikleri var. Ancak 70 dakikalık oyunda sahte starlara dair anlatım samimi, sıcak, bizden… Müsamere piyeslerini andıran sahne dekoru ve kostümler biraz rahatsız edici gelebilir. Oyunda Şehsuvar Aktaş’ın uydurma tahta bir düdükle çaldığı melodilerden başka müzik de yok. Son dönemde tiyatro oyunlarında sıkça kullanılan video görüntüleriyle destekten de bu oyun da yine hiç yararlanılmamış.
Sabah Gazetesi
MURAT KARPUZ
24.12.2009

 

SEZON’UN EN HAKİKİ GALASI
Flash, Flash, Flash…. Tiyatro Tem modern dünyaya ayak uydurmayı red mi ediyor ? Az Sonra … (Elbette abartı)
Neden mi ? Lütfen aşağıdaki dialoğu okuyun…
M. : Alo, merhaba, “Hakiki Gala” için telefonla yer ayırtabiliyor muyuz?
Görevli : Tabi, isminiz nedir ?
M. : … Kredi kartı gerekli mi ?
G. : Sessizlik… Ayırdım biletinizi Hanımefendi, gelince adınızı söylersiniz…
M. : Peki ne zaman almam gerekiyor biletimi…
G. : Ne zaman isterseniz..
M. : Peki.. Oldu… Teşekkürler… Sağolun… Ben alırım…
Şaşırtıcıydı. Kredi kartı, kimlik bilgileri vs. istenmemiş, lütfen biletinizi bir gün evvel alın da denmemişti. Oysa modern insan sağlamcıydı. Nasıl ayırabilirlerdi ki bileti sualsiz, nasıl güvenebilirlerdi bana. Hadi gitmezsem. Bir koltuk boş mu kalacaktı o zaman ? Bildiğimiz, modern insan sağlama alırdı, adına da profesyonellik, kurumsallık derdi aslında ama dememişti işte görevli. Geç kalmamalıydım , hayal kırıklığına uğratmamalıydım.  (Paylaşmasam olmazdı, önemli bir detay olduğunu düşünüyorum ! )
“Şaşırma”mı bir yana bırakırsak – aslında oyunun sonuna dek bırakamamıştık -  Oyuncular Kahvesi’nin küçük sahnesinde, Ayşe Selen ve Şehsuvar Aktaş tarafından sahnelenen “Hakiki Gala”, kendilerini hayret ile izleyen tiyatro severler için soluk soluğa bir performanstı. Ufacık, karanlık salonda, üçer üçer dizilmiş sandalyelerde, bir köy kahvesinde, eş dost akraba ile köye gelen bir oyunu, hatta belki bir ortaoyununu izler gibiydik. Amacına oldukça uygun kitsch dekor karanlık, klostrofobik bir ortam yaratıyor olabilirdi ama içinde olduğumu hissettiğim köy kahvesinde “klostrofobik” kelimesi tüm manasını yitirmiş, bizdenlik karşısında yabancılaşıp gitmişti.  Zaten biz de oyun başlar başlamaz televizyonları başında öğlen kuşaklarını izleyen meraklı ailelere dönüşüp, gözümüzü kırpmadan, anlatılan olaylar dizisini adeta röntgenleyecek, karanlığı falan umursamayacaktık. Kahve’nin sahnesi, gözümüze oyuncuların hareket olanağını kısıtlayacak gibi görünse de, süreç içerisinde, performansın sahneyi biz seyirciye ve kendi yanlarına doğru nasıl genişlettiğini görecektik.
Performans başladıktan kısa bir süre sonra sahnedeki acemi oyuncuların (Müesser ve Lûtfi) ısrarlı tekrarları tam korkutucu bir hal almıştı ki, metin ortadan kalktı, oyuncular özgür kaldı, biz de galata kulesinde (Müesser Hanım’ın intihar teşebbüsünde bulunduğu sahne), bir rüzgara teslim ettik kendimizi…
Müesser Hanım ve Lûtfi bey, kendi tanımları ile “bu hoyrat dünyada”, ramp ışıkları ile sahneye çıkabilme, bir kereliğine de olsa kendilerini gösterme (görünür kılma) şansını bulmuşlardır. Nasıl mı ? Yaptıkları büyük bir hatayı düzeltmeye çalışırken. Üçüncü sayfa haberlerine olan merakları ve aslında bir yandan da kaş yaparken göz çıkaran  iyilikseverlikleri ile ünlü olurlar. Hikayelerini önce birbirlerine anlatıp inanır, sonra da kendileri gibi bu haberlere meraklı ama bu haberlerden etkilenerek yazdığı hikayeleri yeterince “halka (?) indiremeyen” bir yazara; kitapları satmadığı için zor durumda kalan Edibe Hanıma yardım etmek için kullanırlar. Fakat görünür olma arzusu onları hep bir adım ileriye götürür. Sonrasında önce televizyonlarda ve gazetelerde, en son da işte bu sahnede görünür olmayı başarırlar. Dönülmez bir yola girmişlerdir…
Tek perdelik komedi “Hakiki Gala”ya, dokunduğu yaralar; bu acıklı üçüncü sayfa haberleri sayesinde trajikomik nitelemesinin (trajedi kesinlikle komediden baskın değil, sadece trajik anlatıları da katmak istedim) de yakıştığını söyleyebiliriz. İlk bakışta, anlayana; işte gerçek bir medya eleştirisi dedirtecek bu oyun derinliklerinde ve kullanılan tekniklerin ayrıntılarında çok daha başka dertler, çok daha başka eleştiriler  gizlendiğini düşündürtüyor.
Müesser Hanım ve Lütfü beyin söz yarıştırdıkları, “buradayım buradayım” diye çırpındıkları sahnede anlattıkları serüvenleri, üçüncü sayfa haberlerine merakımızı yüzümüze tatlı tatlı vurarak başlıyor ve ardından birer birer röntgencilikten aldığımız hazzı, kişisel sömürüye olan zaafımızı, medyaya olan kör inancımızı hatırlatıyor. Hiçe sayıldığımız, yalnızlaştığımız, savunmasızlaştığımız hoyrat dünyada, sözüm ona modern insanın, görünür olabilmek için neler yapabileceğini gözler önüne seriyor ama artarda anlatılan birbirinden acıklı hikayelere hiç bir zaman yeterince üzülmeye de fırsat bulamıyoruz. Üzülüp rahatlayamıyoruz, vah vah bile diyemiyoruz… Ustaca bölünüyor arınma çabalarımız, trajik anlatıların ardından. Müesser Hanım ve Lûtfi bey’in talihsizlikler serüvenine inandıkça inanıyoruz.  Sadece biz değil, anlattıkları herkes inanıyor, Edibe Hanım, Edibe Hanımın okurları, sonra kendilerini deşifre ettikleri gazeteciler, program yapımcıları, o programları izleyenler… Herkes ama herkes… Trajediye bağımlı, trajediden haz alan herkes… Üstelik bu saf görünümlü ikili, toplumsal zaaflarımızı da kullanıyor, örneğin Lûtfi bey bir erkek olarak, “yiğidin lafı(!) meydandadır” ata (?) sözünden hareketle olsa gerek, tüm hikayelerini cinsel göndermelerle, Müesser Hanım ise belki “kadının yeri evidir” den hareketle,  evinden uzaklaşan kadın bak bu hallere düşer üst başlığına  göndermeler ile anlatıyor. Çözümde ise gördük ki Müesser Hanım ve Lûtfi bey, hoyrat dünyanın yükü altında ezilmiş bu iki masum yalancı, bu hallerini itiraf etmek için sergilemişler bu oyunu.  “Çok beter kaptırdık kendimizi” diyor Lûtfi bey ve bu itiraflarla sona yaklaşıyor oyun.
Alt metninde toplumsal hallerimize çeşitli eleştirilerle yer verdiğini düşündüren “Hakiki Gala” ya, kurgusal açıdan bakacak olursak, geleneksel türler gibi, göstermeci bir anlayışla tasarlandığını söyleyebiliriz. Oyunun yapısı bakımından göz önünde bulundurulacak bir başka nokta da, açık biçimli olması ve akıcılığını seçilen bu biçimin sağladığı olabilir. Oyun eğer kapalı biçimli kurgulansaydı, her parçasını titizlikle takip etmemiz gerekecek, parçalar arasında ilişki kurmaya çalışarak bize anlatılmak istenen asıl şeyi kaçıracaktık belki de. Oysa Müesser Hanım ve Lûtfi beyi sadece dinlemeliydik. Onların tek istediği izlenmekti. Gözlerimizi ayırmadan izlememiz. Oyunun biçiminin, içeriğini bu anlamda desteklediğini de söyleyebiliriz.
Modernliğin üzerimizdeki en büyük sıkıntılarından biri olan yalnızlaşma ve onun sonucu; görünür olma çabasının, insanı her geçen gün daha da hoyratlaştırması, medyanın zaaflarımızı kullanarak üzerimizde kurduğu hakimiyet gibi, çağımızın herdem taze sorunlarına, geleneksel yöntemler aracılığı ile söz söyleyen ve belki de biz izleyenlerin tam da bu açıdan tatmin olmamızı sağlayan “Hakiki Gala” oyunu, bütünü ile, derdini başarı ile anlatabilmiş bir oyun. Hatta belki, bu sezonun en hakiki galası da diyebiliriz.
18.11.2009 tarihinde
Oyuncular Tiyatro Kahve’de
oynanan oyunu seyretmiş
bir seyirci
Merhabalar,
Maili atmam biraz zaman aldı, hem oyun hem de gönderdiğiniz makale üzerinden yüz yüze konuşalım istedim fakat bugüne kadar fırsat olmadı. Ben de kafamı toparlayıp bir email atayım dedim.
Önce oyun hakkında bir şeyler yazmak istiyorum.
İlk olarak elinize sağlık. Oyunun temel fikri ve çıkış noktası benim çok ilgimi çekti ve tartışılan, medya ve benlik meselesi, benin yüceltilmeye çalışılırken tamamen ortadan kaybolması fikri bence bir oyun için çok zengin bir malzeme. Hikayeleri kurarken kullanılan oyunculuk biçimi doğal olarak bu noktada çok tayin edici. En başta ne olduğundan habersiz olan seyirciyi tamamen yabancılaştırmadan (tamamen yabancılaştırmaktan kastımı uzaklaştırmak ve soğuk bir etki yaratmak), oyuna bir şekilde dahil edebilecek ve aynı zamanda da metnin sahip olduğu oyunbazlığı bütün katmanlarında muhafaza edecek bir oyunculuk biçimini korumanın zor bir çalışma olduğunu düşünüyorum. Hakiki Gala’da hikayelerin peş peşe sıralandıkları ikinci bölümün büyük kısmında bu korunmakla beraber, bence, anlatıcıların sözde içlerine dönüp duygusallaştıkları yerlerde yalan duygusallık ve yabancılaştırma etkisi birbirine karışıyor ve hikayelerin kime ait olduğunu bilmeyen bir seyirci için bu en başta kötü oyunculuk veya ritm aksaması gibi algılanabiliyor (bu tabii ki benim tamamen kişisel ve kötü niyetli gözümün okuması). Tabii ki oyunun sonunda hikaye bağlandıktan sonra bütün parçalar yerine oturuyor.
Oyunda tercih edilen estetiğin televizyon izleyicisinin her gün maruz bırakıldığı kitsch olması bir yandan beni (doğal olarak) çok rahatsız etmekle beraber, böyle olduğu için de oyunun tutarlılığı açısından bunun en doğru tercih olduğunu ve kurulan yapıyı desteklediğini düşünüyorum. Dekorun bütünüyle karakterlerin ellerinden çıkmış olması ve her detayın bu bağlamda işlenmiş olması oyunda tutarlılığı sağlıyor ve oyunculuklardaki ürkütücü derecedeki kendini sevdirme çabasına katkıda bulunuyor.
Ve son olarak metin. Kişisel olarak metnin üzerinde daha fazla çalışılabileceğini düşünüyorum. Bu da bence bölümler bir araya geldiğinde oluşan ritmin yeniden gözden geçirilmesi kadar basit bir çalışmayı gerektiriyor. Örneğin açılış sahnesindeki tekrarlar ilk başta seyirciyle çok sıcak bir ilişki kurarken üçüncü tekrardan sonra bir değişime ihtiyaç duyuluyor. Ya da belki üçüncü bölümdeki hikayelerin sayısı veya anlatılma biçimleri yeniden gözden geçirilebilir. Bu sahnelerin hepsi kendi içlerinde tutarlı ve izlemesi keyifli olmakla beraber, oyunun bütününün ritmine bakıldığında onlar uzadıkça oyunda aksamaya sebep oldukları düşünülebilir. Fakat tabii ki bu o gece oyundaki ezber aksamalarından bile kaynaklanmış olabilir. Metin hakkında daha detaylı düşünmem için metnin yanımda olmasını tabii ki tercih ederim, umarım bir gün basılır. Bence bir çok oyuncunun çalışmaktan ve sahnelemekten çok keyif alacağı bir oyun.
Oyun hakkında yazacaklarım şimdilik bu kadar. Benim böyle yazılarda mesafeli olmak ve sadece negatif eleştirilerimi yazmak gibi bir özelliğim var, bu yüzden de karşılıklı konuşmayı her zaman tercih ederim. Umarım fırsatımız olur.
Gönderdiğiniz makaleye gelirsek, oyunculuk eğitimi, oyuncunun içine atıldığı piyasa ve yaşadığı süreçler açısından gerçekten çok yerinde tespitler yaptığınızı düşünüyorum. Buna karşılık olarak da yeni bir oyunculuk eğitimi önerisi doğal olarak çok heyecanlandırıcı. Dramaturjinin merkezde durduğu ve sürekli bilinci açık tutmaya yönelik bir oyunculuk eğitimi önerisi özellikle Türkiye’de, endüstriye insan yetiştirmek ve oyuncuların sistem içinde akıl ve beden sağlıklarını koruyabilmeleri açısından çok yenilikçi ve ümit verici. Fakat sizin de tespit ettiğiniz gibi, benim oyunculuk eğitimine bakışım veya size önerdiğim çalışma biçimi bunun tam ters köşesinde duruyor. Yıllarca Şahika’yla ve kendi başıma yaptığım çalışmalarda aslında sizin bahsettiğiniz yalnızlaştırma ve sistemin dışında kalma çabasıyla iş yapmaya çalışmış ve bundan yararlanmış, bunun yarattığı sürekli karşı çıkışın ve kavganın besleyiciliğine inanmış bir sanatçı (adayı) olarak böyle bir bakış açısına yaklaşmamın ve bunun içinde kendime yer bulmamın zaman alacağını düşünüyorum. Bunun için de o ya da bu şekilde bir süre bu tartışmanın yakınında veya içinde olmam gerektiğini düşünüyorum.
Şimdilik benden bu kadar. Umarım en kısa zamanda görüşebilir ve bunları yüz yüze konuşabiliriz.
18.11.2009 tarihinde
Oyuncular Tiyatro Kahve’de
oynanan oyunu seyretmiş
bir seyirci
Sıradan iki insan hayatlarının Gala’sında buluşurlarsa….
Tiyatrotem, bu sezon yine üzerinde iyi çalışılmış bir oyunla izleyicisinin karşısında. Hakiki Gala, Ayşe Selen ve Şehsuvar Aktaş’ın Tiyatrotem çatısı altındaki birlikteliklerinden doğan ve günümüzün tiyatro ortamında kendilerine özgü tarzlarını başarıyla ortaya koydukları son oyunları. Aslında Hakiki Gala’nın başarısının arkasında ekibin 2000 yılından bu yana tutarlı bir şekilde benimsedikleri, çağdaş ve geleneksel gösterim sanatları tekniklerini kaynaştırarak yarattıkları araştırmacı bir tiyatro anlayışı var. Kukla, gözbağcılık, karagöz, ortaoyunu, meddah, tekerleme gibi geleneksel türlerden yola çıkarak Türkiye kültürel ortamından seçtikleri güncel konularla “çağdaş” oyunlara imza atıyorlar.
Hakiki Gala, modern toplumda kitlesel iletişim araçlarıyla uyutulan, aslında sahip olmadığı ve olamayacağı hayatlara ve amaçlara özendirilen, insani değerlere karşı duyarsızlaşan ve “gerçeklik” duygusunu yitiren sıradan insanların öyküsü. Dizi, yarışma ve show programlarındaki sahte yaşantıların cazibesine kapılan, 3. sayfa haberlerindeki acıklı öyküleriyle “görünür” hale gelen sıradan insanların düştükleri medya tuzağının bir eleştirisi oyun. Öyle ki, bu tuzağa düşen insanlar “sahte gerçekliğin” büyüsüyle tüm ahlaki değerlerini kaybediyor, yaşanan sanal hayatlardaki çivisi çıkmışlık medyanın malzemesi olmaya ve sürekli pompalanmaya devam ediyor. Hakiki Gala, tam da bu “gerçeklik” sorgulaması üzerine izleyiciye yoruma açık bir metin sunmayı başarıyor.
Hakiki Gala’da, yoksul, sıkıcı ve sıradan hayatlarından kurtulup ünlü olma hayaliyle yanıp tutuşan bir kadın ve bir erkeğin -Müesser Hanım ve Lütfi Bey’in- entrikalarla dolu serüvenine tanıklık ediyoruz:
“Müesser Hanım ve Lûtfi Bey; o güne dek birbirlerinin varlığından habersiz bu hoyrat dünyada apayrı, yoklukları bile hissedilmeyecek denli sıradan hayatlar sürmüş bu iki zat, bir Hıdrellez gecesi yine birbirlerinden habersiz, her zaman olduğu gibi gerçekleşememiş hayallerini düşünerek uykuya dalarlar. Kaderin cilvesi midir, bilinmez, apayrı uykuların derinliklerinde süzülen Müesser ve Lûtfi’nin yolları tek ve ortak bir rüyada, hayatlarının galasında kesişir: Bir kere olsun ramp ışıklarına, sahneye çıkabilme; bir kereliğine de olsa kendilerini gösterme şansını bulmuşlardır.”
Hakiki Gala’da araştırmacı bir yaklaşımla her detay üzerinde düşünülmüş olduğu açıkça hissediliyor; öykü, metin, dekor, kostüm, oyunculuk ve teknik aynı amaca hizmet edecek şekilde incelikle kurgulanmış. Oyunda hiç bir detay rastlantısal değil. Oyunun ismi -Hakiki Gala Edibe Ayşen Kutlugil’in Gala adlı eserinden hareketle komedi- son dönemin modası, edebi eserlerin uyarlamaları rating rekortmeni popüler dizilere gönderme içeriyor. Tiplemelerin isimleri metni ve kurguyu destekliyor: Müesser -eser sahibi-, Lütfi -iyi ve güzel-, Edibe -edebiyatla ilgilenen, terbiyeli ve kibar-. Sahne kostümleri ve sade dekor ise “yoksul tiyatro” akımının bir yansıması olarak tamamen oyunculukları ön plana çıkarıyor. Oyunu en özgün ve güçlü hale getiren özelliği ise karagöz, ortaoyunu, meddah gibi geleneksel türlerin sahneleme tekniklerini doğru dozlarda harmanlayarak güncel bir söylemi eski yöntemlerle sunmanın her zaman démodé bir durum yaratmayacağını kanıtlaması.
Geleneksel Türk tiyatrosu pratikleri temel olarak illuzyon kurmak ve kırmak ekseninde gidip gelir. Hakiki Gala metni de bu eksen üzerinde başarıyla ilerliyor; izleyiciye her fırsatta bir “temsil”in içinde olduğunu hatırlatıyor. Bu bağlamda, 19. yüzyılın gerçekçi Avrupa tiyatrosunun kapalı biçim ve benzetmeci anlayışının tam tersine geleneksel Türk tiyatrosunun açık biçim ve göstermeci anlayışının izlerini taşıyor. Bir nevi medya taşlaması olarak tanımlanabilecek oyunda, kurgusallığın açıkça görünmesi, yapıtın yapıtlığının, temsilin temsil olduğunun altının çizilmesi için oyuncular gerekli tüm müdahaleleri yapıyorlar. Bu bağlamda, Brecht’in izleyicide duygusal yaklaşımı önleyerek konuyu düşünsel düzeye taşıyan öğeler olarak kavramsallaştırdığı “yabancılaştırma efekti”nin örneklerini oyun boyunca görüyoruz; oyunun başında sahne ışıklarını ayarlayarak “temsili” izleyicinin gözü önünde başlatmaları, oyun boyunca sürekli seyirciye bakarak konuşmaları gibi.
Hakiki Gala’da, geleneksel Türk tiyatrosunun “göstermeci uslüp” dışındaki diğer özellikleri de başarıyla kullanılıyor. Geleneksel türlerde şarkı, dans, atışma oyunlara eşlik eder. Oyunda Lütfi Bey, Karagöz’ün özel düdüğü olan narekesiyle basit bir ritmi olan “paso doble”yi çalarak sahne geçişlerini sağlıyor. Geleneksel türler mutlaka güldürme öğesi içerir. Hakiki Gala, traji-komik bir yapıya sahip olmakla birlikte Müesser Hanım ve Lütfi Bey, acıklı hayat öykülerini anlatıkları bölümde trajedi dozunun yükseldiği anlarda birbirlerine açıkça müdahale eder ve hemen güldürü unsurlarını devreye sokuyorlar. Oyuna başarılı bir şekilde taşınmış bir diğer geleneksel tür özelliği ise kişilerin karakter niteliği taşımaması ve oyun tipleri olarak sunulması. Hakiki Gala’da Müesser Hanım ve Lütfi Bey, yalnızca başkalarının öykülerini anlatan “tip”lerdir. Onların gerçek karakterleri ve hayatlarına dair bir ipucu yoktur. Oyunun akışında dengeler değiştikçe, tiplemeler ezilenden ezene, duyarlıdan duyarsıza, paylaşımcıdan bencile doğru karakter değiştirirler, hatta aynı kulvardayken bir anda rakibe dönüşürler.
Oyunsu olandan alınan hazzın dorukta olduğu bir oyun Hakiki Gala. Geleneksel Türk tiyatrosu yöntemlerini yenilikçi bir yaklaşımla yeniden üretmeyi başaran Tiyatrotem ekibinin aklına ve emeğine sağlık. Hakiki Gala, çağdaş tiyatro kısvesi altında yapılan bir dolu “sığ” işin arasında “gerçek” tiyatrosevere şiddetle tavsiye edilir.
15.02.2010
Tiyatronline
Esra Karaca Apaydın

 

 

 

 

 

 

Kölnische Rundschau
Biennale in Bonn
Shakespeare vom Bosporus
VON BERNWARD ALTHOFF, 11.06.08, 19:16h

 

 

 

Die Bonner Biennale zeigt ab Samstag türkische Kultur. Das Festival richtet den Blick auf das nah und doch so fern liegende „Brückenland“ zwischen Europa und Asien, dessen Kulturszene weitgehend Terra incognita ist.
Bonn – „Ein Pferd, ein Pferd, mein Königreich für ein Pferd!“ – so ruft der abgefeimte Bösewicht Richard III. in großer Bedrängnis. Dieses zum geflügelten Wort geadelte Shakespeare-Zitat aus dem Munde eines Geistes statt eines wortmächtigen Mimen zu hören – das hat was. Umso mehr, wenn der Geist – türkisch Dschinn – von einer hölzernen Puppe angeleitet wird. Wer eine Shakespeare-Aufführung der ganz anderen Art erleben möchte, dem sei am 18. und 19. Juni ein Besuch der Werkstatt an der Bonner Oper empfohlen.
Die freie Bühne „Tiyatrotem“ aus Istanbul vermengt in dem Stück „Die Katastrophe von Riçird III.“ klassisches türkisches Puppentheater mit klassischem abendländischen Theater. „Absolut faszinierend“, findet Steffen Koppetzky diese aparte Shakespeare-Bearbeitung, die der künstlerische Leiter der „Biennale Bonn: Bosporus“ unter die Highlights des umfassenden Kulturfestivals reiht, das am 14. Juni startet und bis 22. Juni mit 85 Veranstaltungen – Theater, Tanz, Literatur und Musik – das Kulturland Türkei vorstellt.
Nach New York und Indien richtet die Biennale nun den Blick auf das nah und doch so fern liegende „Brückenland“ zwischen Europa und Asien, dessen Kulturszene für uns weitgehend Terra incognita ist. Die Theaterszene ist auf die beiden Metropolen Ankara und insbesondere Istanbul fixiert, nur hier können sich freie Bühnenensembles entfalten. Die weite Provinz wird von dem umfassenden türkischen Staatstheater bespielt, das 13 Dependancen im Land unterhält.
(…)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

23. Juni 2008,
Neue Zürcher Zeitung
Kommunikative Funkstille
Die letzte Bonner Biennale blickt auf die Bühnen am Bosporus
Marion Löhndorf
Nach New York und Indien widmete sich die diesjährige Bonner Biennale der Türkei: ein Vorgeschmack auf die Frankfurter Buchmesse im Herbst, die sich ebenfalls mit der Türkei als Gastland befassen wird. Das deutsche Türkeibild auf den Kopf zu stellen – oder wenigstens zu erweitern –, waren türkische Künstler aller Sparten mit rund 80 Projekten an den Rhein gekommen: das türkische Staatstheater und das Staatsballett, unabhängige Theatergruppen, Schriftsteller, Musiker, Filmemacher und bildende Künstler.
Facettenreichtum
Nicht der Blick auf die Strasse, Jugendkriminalität und Kopftuchdebatte interessierte die Biennale-Gestalter, sondern die Vielfalt einer Kultur, die kaum Schlagzeilen im deutschsprachigen Raum macht. Denn obwohl 2,5 Millionen Menschen mit türkischen Wurzeln in Deutschland leben, ist der kulturelle Facettenreichtum des Landes bei den Deutschen wenig bekannt. Gemeinsam mit Steffen Kopetzky und Elena Krüskemper hatte der Bonner Intendant Klaus Weise im Vorfeld die Türkei bereist und sich vor Ort für die Auswahl zum Biennale-Programm inspirieren lassen.
Der türkische Schriftsteller Zülfü Livaneli sprach im Eröffnungsvortrag über die spannungsreiche Gegenwart der Türkei zwischen Orient und Okzident, Säkularismus und der Verwurzelung im islamischen Glauben. Obwohl dringend notwendig, werde der Dialog zwischen den Gruppierungen immer dürftiger – eine Entwicklung, die Livaneli mit Sorge betrachtet. An besorgten Blicken in die Zukunft, dunklen Vorahnungen und apokalyptischen Visionen mangelte es auch nicht in den türkischen Bühnenstücken des Festivals. Die von Livaneli angesprochene Sprachlosigkeit formulierten eine Reihe der Biennale-Aufführungen.
(…)
Mord, Macht und Manipulation
Am Ende aller Verständigung sind auch die Figuren in «Die Katastrophe von Riçird III» (Riçird Faciasi) der Theatergruppe Tiyatrotem aus Istanbul angelangt: Ein Dialog findet nur mit den direkt angesprochenen Zuschauern statt. In der Tradition des öffentlichen Märchenerzählens des türkischen Volkstheaters wird die Geschichte von Richard III. frei nach Shakespeare erzählt. Fünf Dschinn, nach islamischer Auffassung intelligente Dämonen und Geister, spielen und kommentieren teilweise mit Hilfe einer Marionette aus Pappmaché die Geschichte des skrupellosen Königs. Die Dschinn bewegen sich wie Automaten, ihre Rollen sind so austauschbar, wie es auch die der Marionette ist. Ganz emotionsfrei wird die Geschichte um Mord, Macht und Manipulation so nachgestellt, als handle es sich um alltägliche Mechanismen.
(…)
Nachdem der Vorhang zum letzten türkischen Beitrag des Festivals gefallen ist, hat auch die in Bonn inzwischen lang etablierte Biennale, wie es derzeit aussieht, ihr Ende gefunden. Die Zuschüsse der Regierung, die der Stadt Bonn zum Ausgleich für den Umzug nach Berlin für den Kultur-Etat zur Verfügung gestellt wurden, laufen aus. Andere Geldgeber wären denkbar, aber die Bonner Kulturpolitik steht ganz im Zeichen Beethovens und des geplanten Festspielhauses. So wurde die Biennale sang- und klanglos verabschiedet. Was umso bedauerlicher ist, als das Festival nicht nur eine überaus erfolgreiche Institution weit über die Grenzen Bonns hinaus war. Die Biennale war auch ein Fenster zur Welt, das Bonns Image als Uno- und Kulturstadt am Rhein weiterhin gut zu Gesicht stünde. Der Bonner Intendant Klaus Weise will um den Erhalt der Biennale kämpfen – es ist zu hoffen, dass er dabei nicht auf verlorenem Posten steht.

 

 

 

 

Türk sanatının Bonn çıkarması
MİLLİYET KÜLTÜR SANAT SERVİSİ
14-22 Haziran’da gerçekleştirilecek Bonn Bienali’nin bu yılki başlığı “Boğaziçi”… Bienal yönetimi bu seçimin nedenini, “Sanatseverlere klişelerin ötesinde bir Türkiye’yi tanıtmak” şeklinde açıklıyor
Federal Almanya Cumhuriyeti’nin başkenti Bonn,1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasından sonra dünya siyaset sahnesindeki önemini kaybetti. Ama bugünlerde Bonn’da dünyanın dört bir yerinden gelen siyasetçiler yerine sanatçılar buluşuyor. Bienalle Bonn/Bonn Bienali, 2004’te New York, 2006’da Hindistan’ı konuk ettikten sonra bu yıl kapılarını Türk sanatçılara açıyor. 14-22 Haziran arasında gerçekleştirilecek bienalin başlığı ise “Bosphorus / Boğaziçi”.
İlki 1992 yılında gerçekleştirilen bu bienal 2002 yılına kadar Avrupa’dan pek çok yazar ve topluluğun buluştuğu, iki yılda bir Theater Bonn (Bonn Tiyatrosu) tarafından düzenlenen bir tiyatro festivaliydi. Ancak son iki bienalde sınırlar genişletildi ve belli bir ülke sanatının her alanından işler davet edilmeye başlandı. Böylece 9 gün boyunca bir kültürü örnekleyen pek çok ürünün Avrupa seyircisiyle buluşması planlanıyor.

‘Bilgilerimiz eksik’
Festival yönetimi, Bonn 2008’in başlığının Boğaziçi olarak seçilmesini şöyle açıklıyor internet sitesinde:
“Son zamanlarda özellikle Türk yazarlar dikkatleri üzerine çekerken gösteri sanatları ve güzel sanatlar alanlarında, sinema ve müzikte de keşfedilmeyi bekleyen heyecan verici birçok çalışma bulduk. Öyle ki Osmanlı İmparatorluğu mirasının yanı sıra son yıllarda hızla gelişen uluslararası kültür hayatıyla da adından söz ettiren göz alıcı metropol İstanbul dışında, günümüz Türk sanatçıları ve eserleri hakkında bilgilerimiz ne yazık ki çok eksik. Bu nedenle sanatseverlere klişelerin ötesinde bir Türkiye’yi tanıtma görevini üstlenmek, bizi çok mutlu ediyor.”
Yönetimin bir başka gerekçesi ise Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği sürecinde gerçekten Asya ile Avrupa arasında bir köprü işlevi görüp görmediği, geleceğin Avrupa’sında nasıl bir rol oynayacağı gibi sorulara cevap aramak.
Bienalin programı, Bonn Bienali’nin sanat yönetimi sorumluları Klaus Weise ve Steffen Kopetzky’nin geçen yıl İstanbul, Ankara, İzmir, Trabzon, Erzurum, Antalya başta olmak üzere pek çok kentte izledikleri oyun, konser, film ve Türkiye’nin güncel sanat alanında yaptıkları araştırmalar sonucunda belirlendi.

Açılış Livaneli’den
14 Haziran saat 15.00’te Zülfü Livaneli’nin Opernfoyer’de yapacağı açılış konuşmasıyla başlayacak olan bienale Devlet Tiyatroları “Uyarca”, “Yangın Duası”, “Kafkas Tebeşir Dairesi”, İstanbul Halk Tiyatrosu “Can Tarlası”, Studio Oyuncuları “Euridike’nin Çığlığı”, Ve Diğer Şeyler Topluluğu “Son Dünya”, Tiyatrotem “III. Riçırd Faciası”, 5. Sokak Tiyatrosu “Ashura”, Tiyatro Oyunevi “Yalnızlıklar”, Tiyatro Lokomotif “Yaban Çocuk”, Fringe Ensemble ise “Türkçeleştirilmiş Hikâyeler” ile katılıyor.
Bienalde sahnelenecek dans gösterileri ise “harS” / Aydın Teker, “Benim Özel Himalayam” / Faim de Siecle, “Mehmet Barış’ı Seviyor” / Çıplak Ayaklar Kumpanyası, “Bağımlı” / Modern Dans Topluluğu, “Güldestan” / İstanbul Devlet Balesi ve “Graf” / TALdans.
Bienalin edebiyat programında Zülfü Livaneli “Mutluluk”, Murat Uyurkulak “Tol”, Hasan Ali Toptaş ise “Gölgesizler” adlı romanlarından bölümler seslendirirken; Alman gazeteci Kai Strittmatter ile Perihan Mağden “Boğaz’da Bir Akşamüstü” temalı bir okuma gerçekleştirecekler.

Big Gang de konuk
Bonn: Bosporus 2008’in müzik alanından konukları ise Dolapdere Big Gang, DJ Yakuza’s Orient Experience ve Richard Hamer, Taksim Trio, Sema, DJ İpek İpekçioğlu, Delil Dilanar ve Topluluğu, Mercan Dede Tribal Trio ve Replikas. Ara Güler’in fotoğraf, Gülsün Karamustafa’nın “Boğaziçi 1954” sergilerinin de görülebileceği bienalin “Bonner Kinemathek’te Türk Sineması” programında da “Takva”, “Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak” ve “Beyaz Melek” filmleri izlenecek.
Bonn Bienali, bu yıl bir yeniliğe de imza atıyor ve Bonn okullarıyla sıkı işbirliğine giriyor. Böylece çağdaş Türkiye kültürünün Alman öğrencilere nasıl aktarılacağı ve Türkiye kökenli öğrencilerin modern Alman kültürüne katkıları tartışılacak.

 

 

GÜNDEM > İNTERNET ÖZEL

Bir melezden serzenişler…
Bonn Bienali’nin bu seneki başlığı “Bosphorus”; Boğaziçi’nden yola çıkarak da Türkiye.

W. Leimer

Biennale Bonn: Bosphorus 2008, 14 Haziran Cumartesi başlayacak ve tiyatro, dans, müzik, edebiyat, sinema ve güzel sanatlar gibi hemen hemen bütün sanat dallarından temsilcilerimizi Almanya’yla buluşturacak.

Programda kimler var şöyle bir bakalım:

Tiyatro ve dans alanında Devlet Tiyatroları ve Balesi önemli bir yer alıyor ancak onlar dışında da birçok özel topluluk Bonn’da sahne alacak. Liste o kadar iyi ki birini atlamak diğerine ayıp olur. Tiyatro Tem’in III.Richard Faciası, Şahika Tekand yönetimindeki Studio Oyuncuları’nın Oidipus üçlemesinin sonuncusu Evridike’nin Çığlığı ve benim favori oyunum 5. Sokak Tiyatrosu’dan Ashura gözümüze çarpanlardan. Aydın Teker’in koreografisini yaptığı harS, Çıplak Ayaklar Kumpanyası’dan Mehmet Barış’ı Seviyor ve Tal Dans’dan Graf ise dans başlığı altında dikkati çekenler. Bu grupların birçoğu Mayıs ayında gerçekleşen 16. Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali’nde de yer almıştı.
(…)
Bienalin bu kadar önemli olmasının sebebi Türkiye hakkında olması değil. Bienal koseptinde de belirtilen amaç, modern Türk sanatını tanıtarak Türk kültürü ve Türkler hakkında Alman ve Avrupalıların zihinlerine yerleşmiş olan önyargıları kırmak. Bu seneki Bonn Bienali, Avrupa kültürüyle ortak noktalarımızı ve farklılıklarımızı ortaya koyarak gelecekte Avrupa Topluluğu içerisindeki yerimizin ne olacağını, Avrupalılara – özellikle Avrupalı gençlere – neler katabileceğimizi ve ilerde topluluk içerisindeki rolümüzün ne olacağı sorularını soruyor; Türkiye’nin kimliğini belirlemeye çalışıyor.
(…)

 

BEŞ OYUNCU BİR DE KUKLA

Tiyatrotem, geçtiğimiz sezon Shaekspeare’in Üçüncü Richard Tragedyasından yola çıkarak sahneye taşıdığı ‘Üçüncü Riçırd Faciası’ından sonra bu yıl da tiyatro tarihinin bir başka köşetaşı oyunu ‘Tartüffe’den hareketle  Tartüf Bey’i  bizlerle buluşturuyor.

Tartüf Bey , Molière’in, danışmanlık ve eğitmenlik rolüyle bir burjuvanın evine kapağı atmış, dindar görünüşlü bir sahtekârın serüvenleri üzerine kurulu ve oynandığı ilk zamanlarda kilise tarafından yasaklanan  Tartuffe adlı oyunundan hareketle, 5 oyuncu ve bir kukla için yazılarak üretilmiş bir oyun.Tiyatrotem, araştırmacı tiyatro olarak adlandırdığı bir biçimi bu projede de sürdürmekte zira geçen yıl tanıştığımız ‘usta’ adlı kukla bu projede de Orgon karakterinde karşımıza çıkıyor.Yine geçen yıl ustalarıyla birlikte oyunu anlatan beş cin, farklı kimlikleriyle sahnede hem de daha oyunbaz, daha haşarı ve anlatmaya daha hevesli!.

Çağdaş ve geleneksel tiyatro biçiminin,dramatik anlatımla harmanlandığı; anlatı ve oyunsuluk tadı her anında hissedilen bir oyun Tartüf Bey.Dramaturg ve oyunun yönetmeni Çetin Sarıkartal’ın itinayla üzerinde durduğu seyirlik anlatı, aktarıcılık, oyun duygusu ve hazzı, oyuncuların hiç düşmeyen temposuyla seyirciye ulaşıyor ve Tartüf Bey’in oynamaya aç cinleri, oynadıkları(aktardıkları) oyuna kapılıp giderken bizlere de koltuklarımızda bu keyifli yolculuğa tanıklık etmek düşüyor.Geçen yıldan farklı olarak bu yıl erkek tarafından çarpılmış bir cinimiz var sahnede.Ustanın ve oyuncu cinlerin erkek tarafından çarpılmış cini iyileştirmek için kurguladıkları anlatı, kadın erkek ilişkisi ve ataerkillik sorunu üzerine kurulan dramaturjiyi başarıyla besliyor.Çetin Sarıkartal, oyunun alışageldiğimiz yorumlarında vurgulanan yobazlık  ya da daha genel bir deyişle sistem eleştirisini sivriltmeyip cinsiyetin yarattığı baskı ve statüyü iktidar olma durumuyla bağdaştırarak, toplumsal cinsiyet ve iktidar ilişkisini Tartüffe eserinden faydalanarak inceliyor.Cinsel kimliğin nasıl bir statü yaratıcısı ve etken bir iktidar nesnesi olduğu, anlatıda vurgulanan temel unsur olarak karşımıza çıkıyor.Burada çeviri ve metin düzenlemesinin de Tiyatrotem tarafından yapılmış olması oyuna güçlü bir ivme kazandırmış.Bir çok başarılı çeviriye imza atan Ayşe Selen ve Şehsuvar Aktaş’ın, yönetmen Çetin Sarıkartalın da katılımıyla dinamik, keyifle dinlenen manzum çevirisi ve dramaturjiyi besleyecek en doğru sahnelerin seçildiği metin düzenlemesi, oyunun  önemli silahlarından olmuş.

Tiyatrotem, iki sezondur izini sürdüğü evrensel ve hiçbir zaman eskimeyecek yazarların yapıtlarını kendilerine has anlatım biçimiyle seyirciyle buluşturma tercihini bu yıl da sürdürmüş.Bu tercih, ekibe hem hareket noktası olarak seçtikleri teksti hem de kendi vurguladıkları söylemi seyirciye aktarmak gibi bir güce sahip.Şöyle ki Tartuffe’nin ana ekseninden uzaklaşmadan oyuna adapte edilen kukla ve oyuncular tarafından canlandırılan cinler oyun kişilerini ve oyunun meselelerini ele alırken, oyun içinde oyun mantığıyla kendi yarattıkları bir evrende de Tiyatrotem’in söylemlerini bize ulaştırıyor.Kendi ifadeleriyle ‘Şehvet ve hırs olguları üzerinde odaklanılarak, Molière’in oyununda var olan sınıfsal ve kültürel eleştiri, iktidarın toplumsal cinsiyetle ilişkisini irdeleyecek biçimde dönüştürülüyor. Molière, 17. yüzyılın ikinci yarısında Fransız orta sınıfının yobazlığa prim veren bir tutuculukla soylu özentiliği arasında savruluşunu eleştirirken, şehvet kavramından yararlanıyordu. Tiyatrotem’in yapımında ise, şehvet, bir kumpanyanın seyirci karşısında oynamakta olduğu bir oyun (Molière’in Tartuffe oyunu) bağlamında eksene alınarak, iktidar kavramıyla ilişkilendiriliyor. Böylelikle hırs ve iktidar arzusunun ataerkil bir yapıdan nasıl beslendiği bir tiyatro oyunu çerçevesinde araştırılıyor; erkekliğin temsilinde yaşanan sorundan ötürü aşkın ve cinsel arzunun deneyimlenmesinin, nasıl politikleştiği irdeleniyor’

Tiyatrotem dekor, ışık, kostüm gibi öğelerde yine sade bir biçimi seçmiş.Oyunun oyuncular tarafından yakılan ve yaktıkça cinlerin oyuna dayalı dünyasını aydınlatan seyyar ışık sistemi ve cinleri numaralarla simgeleyen kostüm tasarımı oyunun görsel anlatımını başarıyla destekliyor.Birbirinin aynı olan kuklanın ve oyunun bütününün dekoruysa sahneye ve oyuna mahkum cinlerin kukladan çokta farklı olmadıkları hissini uyandırıyor.Kukla tasarım ve uygulama Şehsuvar Aktaşa ait.Oyunun görsel iletişim tasarımını Behiç Alp Aytekin yapmış. Ayşe Selen, Şehsuvar Aktaş, Nergis Öztürk, Serpil Göral ve Eren Balkan sahnede birer rol kişisi yaratmak yerine rol kişilerini canlandıran isimsiz, cinsiyetsiz, her biri farklı özelliklere sahip anlatıcı,oyuncu cinler yaratarak zor bir performansın altından başarıyla kalkmışlar.Özellikle erkek çarpmış cini canlandıran ve oyun içinde Tartüffe’ü canlandıran Şehsuvar Aktaş  dil ve beden hakimiyeti ile hem cinin hem cin tarafından canlandırılan rol kişisinin hakkını başarıyla veriyor.

Tartüf Bey, geçen yıl Üçüncü Riçırd Faciasını izlemiş seyirci için ayrı bir keyfe sahip.Geçen seneden aşina olduğumuz ve bizleri sahnedeki varlıklarına başarıyla ikna eden cinler yepyeni bir düzlemde, yepyeni oyunlar ve oyun kişileriyle yola devam ediyor.Tiyatrotemi ilk defa izleyecek seyirciler içinse oyun;sürprizli, yaratıcı ve alışılagelmedik bir tanışma şansı.Oyun Atölyesi, Tiyatrotem ortak yapımı Tartüf Bey 23 Ocak ve 30 Ocakta saat 20:30’da Oyun Atölyesinde izlenebilir.

Güray
Birgün Gazetesi
18.01.2008
Tartüf’ü bir yerden tanıyoruz!

 

Dini konulardaki aşırılıkları ve abartılı ahlakçı davranışlarıyla, dönemin önde gelen bir burjuva ailesinin büyüklerinin hayranlığını derleyen Tartüf, varsıl ailenin konağına yanaşma olarak kabul edilir

 

Moliere (1622-1673), okul sıralarından başlayarak, herkesin yakından tanıdığı çok ünlü bir oyun yazarıdır. Oyunlarından örnek fragman okumayanımız yok gibidir. Çünkü 17. yüzyılın bu büyük oyun yazarı klasikler arasına katılmayı ve ders kitaplarımıza girmeyi başarmıştır. Ne yazık ki oyunlarını izleyenlerimizin sayısı o denli kabarık değildir. Çünkü ülkemizde tiyatroya gereken önem verilmemekte, klasik eserler giderek daha az sahnelenmekte. Toplumca popüler kültürün ölümcül tuzaklarına düştüğümüz için bu değerli sanat yapıtları artık birer angarya olarak görülmekte. İlgi alaka görmemekte. Moliere’den sadece fragmanlar okumuş olmak ise onun tiyatro yapıtlarının değerini anlamaya yetmez. Çünkü bizatihi kendisi de oyuncu olan Moliere bütün eserlerini sahnelenmek üzere yazmış, bizzat kendisi de oyunlarında rol almıştır. Hatta hazindir, Hastalık Hastası adlı eserinin sahnelenmesi sırasında sahnede fenalaşarak hekime götürülürken ölmüştür.

 

Moliere’i insanlığın hafızasında ölümsüz kılan ve klasikleştirerek bugünlere kadar taşıyan kuşkusuz eserlerindeki temaların evrenselliğidir. Onun Cimri, Kibarlık Budalası, Hastalık Hastası, Scapin’in Dolapları, İnsandan Kaçan (Le Misanthrope), Tartüf (Le Tartuffe) gibi oyunlarında insan ruhunda yatan temel sorunsallara dair belirgin çizgileri görürüz. Bu oyunlarda karakterlerin içinde bulunduğu insansal problematikler daha hemen başlangıçta; eserin adından bile anlaşılabilir. Moliere’in bu temel insansal karakter zafiyetlerini yüzyıllar öncesinden ölümsüz bir sağduyu ile keşfetmesi ve oyunlaştırması onu sahne sanatında yüce bir yere taşımıştır. Ölümünden 335 sene sonra bile onun oyunlarındaki temalarda kendi küçük yaşamlarımıza dair izdüşümler bulmakta olmamız, onun gelecekte daha da değerli olacağının kanıtı gibidir.

 

Ruhun zaafları

Sarsılmaz bir sadakatle tiyatro sanatına kendini adamış ve bu alanda ihtisas yayıncılığı yapmakta olan Boyut-Mitos Yayınları, Moliere’in Tartüf adlı şaheserini yeni bir çeviriyle yayımladı. Kitap, sadece yeni yapılan çevirinin taşıdığı kaygılar açısından değil, mesele edindiği insanlık durumları açısından da hepimizi çok ilgilendiriyor.

 

Tartüf neden söz ediyor? Neden bizi bu kadar yakından ilgilendiriyor? Çünkü Tartüf temel teması dolayısıyla, hepimizi çok etkileyen, derin bir toplumsal meselenin hicvini bağrında taşıyor. İnsan ruhundaki bazı zaafların varlığı ve bu zaafları kullanan bazı kötü niyetli kişilerin devreye girmesi sonucunda ortaya çıkan handikapların varacağı problematik durumları ibret veren bir dramaturji içerisinde serimliyor. Dayanağı kuşkulu yargılara körü körüne bağlanmanın ya da bazı ortak yüce değerleri kendi çıkarları için kullanan kişilere inanmanın insanları sürükleyeceği uçurumu, felaketlerle dolu yolu gösteriyor.

 

Eserin konusu kısaca şöyle: Sofuluğu, dini konulardaki aşırılıkları ve abartılı ahlakçı davranışlarıyla, dönemin önde gelen bir burjuva ailesinin büyüklerinin beğeni, taktir ve hayranlığını derleyen Tartüf, bu varsıl ailenin konağına yanaşma olarak kabul edilir. Zamanla aile içerisindeki bütün ilişkilere hâkim olan Tartüf, sadece evin genç kızı Mariane’a talip bir damat adayı olarak görülmekle kalmaz, konağın sahibi Orgon’un karısı Elmire’yi de baştan çıkarmaya çabalar. Hizmetçiler ve ailenin genç üyelerinin Tartüf’ün fena niyetlerinin, sahtekârlığının ve hain kişiliğinin farkında olmaları ve ona savaş açmaları sonuç vermez. Bilakis bu durum, ailenin erkek evladı ve varisi Damis’in evden kovulmasına ve mirastan mahrum edilmesine neden olur. Tartüf’ün tertiplerine ve rolünü oynarken gösterdiği beceriye kendini kaptıran ailenin reisi Orgon, bütün servetini yakında damatları olacağını düşündüğü için onun üzerine yapmaktan çekinmez. Tartüf’ün alçaklıkları ortaya çıktığında ise iş işten geçmiştir. Ailenin varı yoğu Tartüf’ün üzerine geçmiş ve bütün aile, ‘yasal’ yollarla kendi evlerinden kovulma noktasına gelmiştir. O noktada bile hâlâ körü körüne Tartüf’e inananlar vardır içlerinde; Orgon’un annesi Madama Pernelle gibi…

 

Eserin bütün Moliere oyunlarında olduğu gibi ibret verici bir yönü bulunmakla beraber, insanlığın başından bu yana hiç değişmeyen temalarına yaptığı vurgu onu klasikler arasına sokmuştur. Bugün yeniden yayınlandığında, taşıdığı toplumsal hicive bakarak, tevil ya da başka türden üstü örtük anlamlar aramak gereksizdir. Bu meseleler, ne yazık ki, insanlık olarak, yaradılıştan bu yana bünyemizde taşıdığımız temel sorunsallardır. Ve çok haklı olarak sanatçılar, böyle konularla ilgilenmeyi severler.

 

Tiyatro, okunabilir!

Edebiyat dünyasında hep sözü edilen bir oyun olmuştur Tartüf. 20. yüzyılın önde gelen düşünür ve edebiyatçılarından Jean-Paul Sartre’ın birçok söyleşisinde bu oyundan söz ettiğini, örnekler verdiğini hatırlarım. Ülkemizde de Tartüf vakitlice keşfedilmiştir. Birçok defa Türkçeye çevirilmiştir. İlk çeviriler Ahmet Vefik Paşa ve Ziya Paşa’ya ait olup, eserin oyun tarafına vurgu yapar. Orhan Veli, Cevdet Perin ve Mustafa Durak çevirileri ise kitabın önsözünde de belirtildiği üzere edebi yöne odaklanmış ve oyunu eksiksiz bir şekilde Türkçeye aktarma yolunu tercih etmiştir.

Elimizdeki çevirinin önemi, oyunu oynamak üzere çevirmiş bir ekip tarafından yapılmış olması. Tiyatrotem çevresinde toplanan sanatçılar Şehsuvar Aktaş, Ayşe Selen ve Çetin Sarıkartal kendi çevirilerini Kasım 2007 tarihinde İstanbul Moda’daki Oyun Atölyesi’nde sahnelemişler; kendileri de oyunda yönetmen, dramaturg, tasarımcı, uygulamacı ve oyuncu olarak görevler almışlar. Çevirmenlerin oyunun üretim sürecine organik bir şekilde dahil olması çeviride edebiyat ve tiyatro açısından bir denge oluşmasını sağlamış. Eserin orijinali manzum tarzda kaleme alındığı için Türkçeleştirilirken bu hususa dikkat edilmiş. Ölçü kaçırılmamak kaydıyla vezin ve uyak meselelerine özen gösterilerek yeni metin oluşturulmuş. Bence çok da iyi olmuş. Oyunu ne yazık ki izleyemedim. Fakat okuduğum metnin abartısız, özentisiz, sade ve etkili bir çeviriyle yapıtın ruhunu yansıtmakta başarılı olduğunu, dipnot, önsöz ve açıklamalarda gerekli hassasiyetleri gösterdiğini ve okurun eserle bütünleşmesini sağlayabildiğini rahatlıkla söyleyebilirim.

Bu saydığım hususlar tiyatro kitapları için ayrıyeten önemlidir. Çünkü genelde tiyatro kitaplarının okunmadığı, sahnelenecek oyunların yazılı metninin de bir yanda bulunması ya da repliklerin ezberlenmesi ve oyunların yönetilmesi için basıldığı düşünülür. Bu, oldukça zararlı ve yanlış bir kanaattir. Kişisel olarak ben, tiyatro eseri okumayı çok severim. Tiyatroya gitmenin başka, tiyatro eseri okumanın başka bir şey olduğunu düşünürüm. Elimizdeki Tiyatrotem çevirisi, klasik bir tiyatro eseri olan Tartüf’ün ebebiyat olarak okunduğunda da haz vermesini sağlamakta.

Tartüf hakkındaki bu değerlendirme yazımız vesilesiyle tiyatro sanatına münhasır bir yayıncılık yapan Boyut-Mitos Yayınları’nın oyun dizisinin 269. kitabına ulaştığını, bunun da azımsanmayacak bir rakam olduğunu belirtelim. Son basılan kitaplarda sayfa genişliğinin biraz daha artırılarak daha sempatik bir forma ulaşıldığını da ilave edelim. Tiyatroya gitmemek için her zaman hazırda bir bahane bulunduran sanatseverlerimiz arasında belki büyük tiyatro şaheserlerini okumak yönünde bir eğilim belirir diye alternatif bir kulvarı da anımsatmış olalım: “Tiyatro sadece seyredilmez; okunur da!”

TARTÜF
Moliere, Çevirenler: Şehsuvar Aktaş, Ayşe Selen, Çetin Sarıkartal, Mitos-Boyut Yayınları, 2008, 104 sayfa, 8 YTL.

HİKMET TEMEL AKARSU
Radikal Kitap
15.02.2008

 

Cin çarpmış Tartuffe

Tiyatrotem, Molière’in Tartuffe’ünü kendi yorumuyla ve kadrolu kukla Usta’nın katkılarıyla sunuyor

 

Molière’in Tartuffe’ünün kukla takviyeli Tiyatrotem versiyonu Tartüf Bey sahnede. Oyunda kullanılan kukla, basit bir takviyeden fazlası. Tiyatrotem, geleneği doğrultusunda yine oyunlarının altmetinlerini deşiyor. Grubun kadrolu kuklası “Usta” daha önce III. Riçırd Faciası’nda Shakespeare’in III. Richard’ı olarak seyirci karşısına çıkmıştı. Şimdi de ikinci kez bir klasik oyunda, Molière’in Tartuffe’ünde Orgon karakterinde oynatılıyor. Tartuffe’ün Tartüf Bey’e dönüşüm sürecini, çevirisi, uyarlaması dahil oyunun her aşamasına dahil olan ekiple Şehsuvar Aktaş, Ayşe Selen ve Çetin Sarıkartal’la konuştuk. Şehsuvar Aktaş’la Ayşe Selen’in oyuncu kadrosunda da olması sayesinde oyunu her yönüyle konuşabilmemiz ise bizim şansımız.

 

Metinde yapılan tek değişiklik kukla kullanımı değil. Tartuffe’ün hikâyesi yani sofu gibi görünen ikiyüzlü karakterin, varlıklı Orgon’u avucunun içine alıp onun ailesini kontrol etmeye başlaması, sahnede beş cinsiyetsiz cin tarafından (Ayşe Selen, Şehsuvar Aktaş, Nergis Öztürk, Serpil Göral, Eren Balkan) aktarılıyor. Yani oyun içinde oyun… Gruptaki tek erkek oyuncu Şehsuvar Aktaş, cinlerden erkek çarpmış olanını canlandırıyor. Aktrisler tarafından canlandırılan diğer cinler, kadın erkek fark etmeden oyundaki birkaç karaktere birden bürünüyor. Böylece, oyundaki karakterlerin cinsiyetlerine ‘uygun’ davranma çabaları da iyice açığa çıkıyor. Zaten Çetin Sarıkartal da ataerkillikle iktidar arasındaki ilişkiyi incelemek istediklerini söylüyor. “Bu konu merkeze alınmadan da bu oyun yapılmıştır, yapılabilir de her zaman. Ne bileyim yobazlık, sofuluk ve dinle burjuvazi arasındaki ilişkiye ağırlık veren yorumlar da yapılmıştır. Ama biz özellikle kadın erkek meselesi ve ataerkillikle olan ilişkiyi almak istedik. Görünürdeki iktidar arkasındaki iktidarsızlık korkusunu, Orgon’u bir kuklayla beraber çalıştığımızda daha güzel verebileceğimizi düşündük”.

 

Tartuffe’ü yorumlarken yobazlık ve sofuluk gibi temaların önplana çıkarılması akla ister istemez daha önceki uyarlamaları getiriyor. Malum Tartüf Bey’in girişinde de bahsedildiği üzere Tartuffe daha önce de Ahmet Vefik Paşa ve Ziya Paşa tarafından Türkçe’ye uyarlanmıştı. Önyargılarımız, 19. yüzyıl aydınlarının elinden çıkma uyarlamaların yobazlık meselesine daha çok temas edeceği yönünde ama Tiyatrotemciler tersi malumat veriyor. Kanıtları da Ziya Paşa’nın çevirisinin ismi; Riyanın Encamı. Grup bu metne ulaşamamış ama Şehsuvar Aktaş, çevirmenin başlığa riya kavramını koymuş olmasının önemine işaret ediyor. Çetin Sarıkartal da bunu çevirinin basit bir yobazlık eleştirisi olmadığına kanıt gösteriyor: “Durumu ve koşulları merak ettiğini, riya denen ortak kavramı, her devirde, her koşulda ortaya çıkan bir davranış biçimini irdelediğini düşündürüyor”. Ayşe Selen’in aktardığına göre aynısı Ahmet Vefik Paşa çevirisi için de geçerli.

 

Erkekler yardırıyor

Riya kavramının, oyunun 21. yüzyıl yorumunda toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden incelenmesi, bir rastlantı olmasa gerek. Çetin Sarıkartal, toplumsal cinsiyet meselesi için “Biz sizin söylediğiniz netlikte ikiyüzlülük olarak düşünmedik” diyor. “Ama kadınla erkeğin biraraya geldiği ve bunun dillendirilmek zorunda kaldığı sahneleri çalışırken sizin ikiyüzlülük diye tarif ettiğiniz şeylerin değişik halleriyle karşılaştık. Bunun fazlaca belirdiğini görünce o izlek üzerinden bir dramaturjinin üzerine oyunu oturtup orada bitirelim diye bir karar aldık”. Bağlantı kurma heveslisi izleyici için, konuyla ilgili sürpriz bir nokta, orijinal metindeki örtünme ile ilgili kısmın da Tiyatrotem tarafından sahneye taşınması. Tiyatrotem’in sofuluk meselesine öncelik vermediği malum. Ama toplumsal cinsiyet ve iktidar ilişkisini irdeleyen bir yorumda bu bölümün de yer alması ilginç bir tesadüf.

Cinsiyetsiz cinlerin aktrisler, erkek çarpmış cinin ise bir aktör tarafından canlandırılması ise tesadüften fazlası. Oyun içinde Tartuffe’ün, erkek çarpmış cine oynatılması da… Çetin Sarıkartal durumu “çivi çiviyi söker” lafıyla özetliyor. Tartuffe’ü bu cine “erkekliğinin işe yaramadığı yere kadar onu sürükleyebilmek adına” oynattıklarını söylüyor. “Böylelikle erkeklik üzerinden bir yere varamayacağını idrak etmesi mümkün olabilir. Yani diğer kadın oyuncuların erkek oynayışıyla erkek çarpmış cinin erkeği oynayışı arasında bir fark var. Tabiri caizse biraz yardırıyor”.

Erkek çarpmış olsun, cinsiyet meselesine hiç bulaşmamış olsun bir cini canlandırmak, oyuncular için ayrı serüven. Zira Şehsuvar Aktaş’ın aktardığına göre ellerinde ne sosyal ne de psikolojik bir dayanak noktası var. Ama sonrasında bir ödül var. “Oradan birçok role, birçok oyuna rahatlıkla girip çıkabileceğinizi gördüğünüz zaman eğlencesi katmerleniyor”. Çetin Sarıkartal’a göre “her oyuncudan bir cin çıkar” ama her oyuncu buna hazırlıklı mı, orası biraz şaibeli. “Bizim yaşadığımız uzun prova süreci ortaya koydu ki, o cinle karşılaşmaya herkes hazır olamayabiliyor. Çünkü belki de o sizin dediğiniz gibi insanın toplumsal cinsiyetten, iktidardan vs. farkında olmadan etkilendiği iç söylemleriyle hesaplaşmasını gerektirebiliyor. Bir kadın oyuncu erkek de oynar, kadın da oynar. Ama bir kadın oyuncu önce bir cin yaratıp o cinden kadın ve erkek oynadığında başka bir şey oluyor. Ve bu, insanın o sizin ikiyüzlülük dediğiniz şeyle çok net karşılaşmasını sağlayabilir”. Ayşe Selen ve Şehsuvar Aktaş’ın aktardığına göre Tartüf Bey’in cinleri, sahnede etkileşim sonucu oluşturulmuş, Tiyatrotem’in ‘araştırmacı tiyatro’ prensibinin ürünleri.

Tiyatrotem, Oyun Atölyesi’nin yoğun desteğiyle gerçekleştirdiği Tartüf Bey sonrası, araştırmalarına devam edecek. Sırada Berlin’den Theater an der Parkaue ve Viyana’dan Duschungel’le beraber gerçekleştirilecek 3. Kış Akademisi kapsamında yine Oyun Atölyesi’yle beraber kotardıkları Diyelim ki naklediyoruz var.

ERMAN ATA UNCU
Radikaliki
09.12.2007

 

 

 

ııı. riçırd faciası tiyatrotem’in sahnelediği mükemmel oyun.

 

özellikle oyuncuların efendileri olan kukla beyfendinin performansı mükemmel. eminim benim gibi herkes oyundan çıktığından o kukladan bir tane almak istemiştir. böyle bir şey yapsalardı çok güzel bir düşünce olurdu bence. william shakespeare ııı. richard ‘ ın böyle sahnelendiğini görse kendisine çok beğenirdi herhalde. tam anlamıyla modern bir oyun. tiyatro seviyorsanız görmeniz gerekir bence.

kasım 2006 için ayın 20 ve 27 sinde 2 oyun daha var. gidip görmenizi tavsiye ederim efendim. gidin eğlenin değişik yönlerden 3 oyununu birden aynı anda izleyin.yer: oyun atölyesi

 

Gönderen : aydil , E-mail : haberci@uyedestek.com, Tarih : 14.11.06, Saat: 17:03

 

 

çetin sarıkartal rejisiyle üçüncü riçırd faciası adlı oyunu shaekspeare’in üçüncü richard oyunundan esinlenerek kukla, gölge oyunu gibi farklı tekniklerle sahnelemektedirler. yetişkinler için kukla tiyatrosunun ülkemizdeki en önemli temsilcisi diyebiliriz. kukla evreninin, oyuncu kukla ilişkisinin sahne üzerine oldukça güzel sirayetidir. oyun atölyesinde pazartesi günleri temsilleri izlenebilir. ülkemizde çok geri olan kukla tiyatrosunu ayakta tutmaya çalışan, nitelikli işlerle kukla’nın anlatımdaki sonsuz olanaklarını zorlayan nitelikli bir ekiptirler. izlensin deriz….

2006.12.23 – 00:51:13

 

 

Şehsuvar Aktaş ve Ayşe Selen tarafından 2000 yılında kurulan Tiyatrotem, son oyunları Üçüncü Riçırd Faciası ile arz-ı endam ediyor ve kanımca bu yılın en önemli tiyatro olaylarından birine imza atıyor. Çetin Sarıkartal yönetmenliğinde; Şehsuvar Aktaş, Serpil Göral, Kıvanç Kılınç, Nergis Öztürk ve Ayşe Selen’in rol aldığı oyunun görsel tasarımıysa Behiç Alp Aytekin’e ait.

 

‘Efendim, durum şu: Biz her istediğimizde ustayı kaldırıyoruz, o da bir yandan anlatıyor, bir yandan da bizi oynatıyor. Derdimiz hep aynı; nefis, istek, hırs vtfacia; kısacası ibret hikâyeleri…’ diyor Tiyatrotem son oyunları Üçüncü Riçırd Faciasında. Bir masa, masanın üstünde basit bir taht figürü, bir kukla, birkaç tahta parçası, seyyar bir ışık düzeni ve beş oyuncu… Shakespeare’in en çok sahnelenen tarihsel oyunlarından Kral Üçüncü Richard’ı kendine eksen alan, doğu anlatı geleneğini ve kuklayı çağdaş bir dille buluşturan yapım, bu sezonun en nitelikli oyunlarından. Usta adlı kukla ve onun öğrencileri, oynatıcıları, kâbusundaki cinler olan oyuncularsa meddahlık, anlatıcılık, klasik oyunculuk gibi türler arasında dolaşarak zor bir performansın altından başarıyla kalkıyorlar. Kuklanın oyuncuları, oyuncuların kuklayı oynattığı bir ibret hikâyesine dönen anlatı, alışık seyirliğin dışında bambaşka bir tiyatro serüvenine davet ediyor seyircisini. Kişisel hırsların ve iktidar tutkusunun kişiyi nasıl merhametsiz bir suç makinesi haline getireceğini evrensel bir dille anlatan Shakespeare’in metnini, Usta’nın zaaflarına ve tutkusuna kapılışıyla yepyeni bir boyuta taşıyan oyunun yönetmeni Çetin Sarıkartal’la oyun üstüne söyleştik.

 

ANLATIDAN ORTAYA ÇIKAN YENİ DİL

Bir kukla, beş oyuncu ve Shakespeare’in Üçüncü Richard’ı nasıl bir araya geldi?

 

Yıllardır kukla üstüne çalışmalarına devam eden Ayşe Selen ve Şehsuvar Aktaş’tan, kukla ve Üçüncü Richard önerisi geldi. Ben, bir önceki oyunları Alem Buysa Kral Übü’de dramaturg olarak çalışmıştım. Uzunca bir zamandır anlatıda An’ kavramı üstüne kafa yoruyor ve çalışmalarımı sürdürüyordum. Türkiye sineması ve tiyatrosunun kendine özgü bir seyir dili var ama anlatım dili yok. Anlatımı seyirci el yordamıyla tamamlıyor. Ben, 1996′dan beri anlatım kipi olarak melodramla uğraşıyorum. Melodramın izleyici üstündeki etkisini araştırırken, olaydansa olayın idrak anlarının önemini keşfettim. Zaten kültürümüzde var olan bu anlatımın tiyatro ve sinemaya taşınması gerektiğini düşünüyorum. Tiyatrotem de tam bu noktada araştırmalarımı eyleme geçirebileceğim bir projeyle bana geldiler ve çalışmaya başladık. Oyunda anların idrak edildiği durumları ortaya çıkartmaya çalıştık. Richard’la mukayese edebilmek adına da oyunda ‘Usta’ diye adlandırdığımız kuklayı kullandık. İnsanların içine düşebilecekleri tipik durumları yeniden yaratabilecek şifreler var Shakespeare’de. Bu durumla anlatıyı harmanlayarak kendi dilimizi oluşturduk.

 

Kukla, Richard ilişkisi nasıl kuruldu?

 

Oyunda kullanılan; bitmemiş görünen, kaba, sert dolayısıyla daha çok ifadeci ve anlatım potansiyeli daha geniş bir kukla. Kukla, iradesi olmadığından her şeyi yapabilecek bir nesne gibi algılanır oysa kuklayla uğraşanlar çok iyi bilir ki ancak kuklaya uyum sağlandığında kukla oynatıcısını dinler. Oynatıcıdan bağımsız gelişen devinim prensipleri ve yerçekimi var. Dolayısıyla hem kuklayı oynatacak marifet hem de kuklanın tabiatını keşfetmek şart. İnsanla kukla arasındaki ilişki, kimin kimi oynattığı belli olmayan bir ilişki. Tarihin o döneminde Richard’ın yönetici sınıfıyla kurduğu ilişkide de aynı durumun izlerini bulduk ve kuklanın oyundaki kullanımı şekillenmeye başladı. Usta’nın yani kuklanın oyunda Richard’ı oynamaktan kaçarken kendini kaptırması, bir ibret hikâyesi verirken kendi hırs ve nefsine yenilmesi de oyunda kukla ve Richard arasında bir bağ sağladı. Esas hikâye, kuklanın hikâyesi. Richard bir parantez; ve ikisinin paralelliğindense bir ibret hikâyesi ortaya çıkıyor. Sonuçta, kuklayla Richard’ın Makyevelist politikası buluşmuş oluyor.

 

Oyunda anlatı üstüne kurulu bir yapı var. Biraz bu yapıyı açabilir misiniz?

 

Tiyatrotem, anlatıya önem veren bir grup. Olay sonrası anları dramatikleştiriyoruz. Batı anlatı geleneğini, kendi geleneğimizden gelen bir yapıyla bozuyoruz. Oyunda anlatının kendine has bir sesi olmasına çabaladık. Törensellikle, oyunsuluğu birleştirmeye ve oyunun kendi dilini yaratmaya çalıştık. Reji ve dramaturgi çalışmasıyla, kriz yönetimi bir arada yürüdü. Provalar esnasında karşılaştığımız sorunlara çözüm ararken reji ve dramaturgi de gelişti. Karakterler yaratmaktan öte anlatıyı gerçekleştiren ve birbirinden farklı niteliklere sahip cinler yarattı oyuncular ve oyunun anlatı temelinden gelişen ortak dili oluşturuldu.

 

OYUN HERKESTEN KABUL GÖRDÜ

Peki bu anlatıya seyircinin tepkisi nasıl oldu?

 

Oyunda birbirinden farklı iki oyunculuk biçimi var. Anlatım bölümlerindeki törensel ve olağanüstü devinim dizgesine dayanan oyunculuk ve Shakespeare’in Üçüncü Richard’ından oynanan sahnelerdeki hayata ve sıradan olana yakın oyunculuk üslubu. Bu anlayış, klasik bir Shakespeare izlemek isteyen ya da yerleşik bir tiyatro algısı olan seyircide sıkıntı yarattı. Bir yandan da genç seyirci tarafından büyük ilgiyle karşılandı. Dil tarih tiyatro bölümünde gerçekleştirdiğimiz temsilde akademisyenler, öğrenciler ve mezunlar bizi çok onurlandırdı. Oyunun çok iyi kavrandığını yaptıkları derin analizlerle gördük ve bu bizi çok sevindirdi. İstediğimiz, oyunun sıradan tiyatro seyircisinin de beğenisinde kabul görmesiydi. Bunu da başardığımızı düşünüyorum.

 

ASLINDA ‘KÖTÜLÜK’ YOKTUR

Oyunun ışığından da biraz bahsedelim. Seyyar bir ışık düzenlemesi var. Herhangi bir dış ışık kullanılmadan oyuna büyük katkı sağlayan bir ışık tasarımı oluşmuş.

 

Tiyatrotem’in kendi ışığıyla, her yerde oynamak gibi bir geleneği zaten var. Oyunda bu durumun dramaturjik anlamları da var. Anlatılan öykünün atmosferine uygun, mekânı yaratan bir ışık tercih ettik. Usta’nın masasının etrafındaki ışık, Usta’nın düşünün ve gerçeğinin başladığı durumların sembolü oldu. Basit ama oyunu çok besleyen bir ışık tasarımı oluşturuldu.

 

Shakespeare’in Üçüncü Richard oyununa baktığımızda fiziksel kusurlarının Richard üstünde yarattığı hırs özellikle vurgulanır. Bu anlamda okuyucu ya da seyirci Richard’a acır da. Sizin yorumunuzda Richard tamamen kötü bir karakter. Bunun sebebi nedir?

 

Biz, Richard’ın nasıl olduğuyla değil, hepimizin nasıl Richard gibi davranabileceği ile ilgilendik. Kötülük aslında yoktur. Eyleme geçince kötülük oluşur, iktidar dışardan gelmez, kişi iktidarı kendi yaratır. Shakespeare’in diğer trajik karakterlerine baktığımızda, hepsinin trajik hatalarının olduğunu görürüz. Oysa Richard, oyuna oynar. Tiranın en tehlikelisi kendini soytarı, dünyayı da bir soytarılık olarak görendir.

Richard, kimin ne zaafı varsa onun üstüne gider, insanların içindeki karanlık tarafı ortaya çıkartır ve son kertede onları yok eder. Richard yalnızdır ve karanlık bir oyuna oynar. Tek bir kuklayla Richard’ı anlatmamız da bu yüzden.

 

Oyunda şiddete dayalı sahnelerin hep kukla üstünde gösterildiğini izledik. Bunun sebebi nedir?

 

Tiyatro, iyi yapıldığında insana bile ihtiyaç duymaz. Aksiyonun, bir amaçla temsili yeterlidir. Şiddetten zevk alındığı ve şiddetin satıldığı bir sanat eğiliminin ortasında yaşıyoruz. Yaptığım hiçbir işte numaradan kan akıtmam. Dramaturjik olarak kaçınılmaz olmadıkça oyuncuya küfür kullandırmam ya da sigara içirtmem. Çünkü bunlar tiyatroda sığınaktır bence.

 

OYUN SIRASINDA SEYİRCİYE ACIMAYIZ

Çalışma sürecinizden bahseder misiniz?

 

Öncelikle bu ekibin çektiği çileyi çekebilecek çok fazla ekip yoktur diyebilirim. Dekor, kostüm, ışık; her şeyimiz çok basitti ve bu riski alabilecek iyi oyuncular gerekiyordu. Birçok yetenekli oyuncu olmasına rağmen oyuncu arzularına yenilmeden oyunun dra-maturgisine sahip çıkan çok fazla oyuncu yok ülkemizde. Ekibimiz bunu başardı. Masa başı çalışmasıyla birlikte üç aya yakın çok sıkı bir disiplinle çalıştık.

Prova sürecinde kendine acıyan ekip, oyun sürecinde seyircisine acımaz. Dolayısıyla sıkı ve disiplinli bir prova süreci geçirdik.

 

Bugünün tiyatrosuna ve süregiden tartışmalara nasıl bakıyorsunuz?

 

Tiyatro, kendine yavaş yavaş bir yol buluyor. Esas mesele tiyatronun elit ve yüksek bir sanat olarak evrilmesi. Sinema kapısından nasıl giriliyorsa tiyatroya da öyle girilmeli. Seçkin ve elit görünümlü bir vitrinle tiyatro, seyircisini artırabilir, çünkü bir gişe sanatı. Ancak bu durum seyirciyle kurulacak olan ilişkide bir mesafe yaratmamalı.

Alternatif ekonomi, alternatif mimariler düşünülmeli, tiyatro işletmeciliği bir daha değerlendirilmeli. Etkinlik başka şekillere taşınmalı.

 

OYUN ATÖLYESİ’NE TEŞEKKÜR

Rejisör ve akademisyen kimliğinizle bundan sonraki hedefleriniz neler?

 

An meselesini irdelemeye devam edeceğim. Bu topraklara özgü bir dil anlayışı olan insanların yararlanabileceği kuramsal bir metin oluşturacağım. Anlatı tiyatrosuna devam etmek istiyorum çünkü anlatı ve an’ı bir düşünüyorum. Klasik metinleri alıntılamaya da devam edeceğim. Özellikle tragedyalar ve klasik komediler üstünde çalışmayı istiyorum.

 

Tiyatrotem’in kendine ait bir salonu yok. Bu ne gibi sıkıntılar doğuruyor?

 

Tiyatrotem, herhangi bir yerden destek almıyor. Başka yerlerden kazanılanlarla tiyatro ayakta duruyor. Topluluğun, oyununu sahneleyebileceği bir mekânının olmaması korkunç; seyirci de tutarlılık sağlayamıyo-ruz. Bu noktada Oyun Atölyesi’ne çok teşekkür ederim. İsmine yakışır bir çaba var orada. Bize çok iyi ev sahipliği yapıyorlar ve biz de bu sayede sinema bileti fiyatına oy-nayabiliyoruz.

 

GURAY DINÇOL

Birgün Gazetesi

19.04.2007

 

 

 

Tiyatro TEM ve III.Riçırd Faciası

Tiyatroseverlerin dikkatini, birkaç bakımdan çok yararlı bir proje ve çok başarılı bir çalışma olarak Tiyatro Tem’in III. Riçırd Faciası adlı oyununa çekmek isterim. Tiyatromuzun uluslararası arenaya özgün bir kimlikle çıkması üzerinde ısrarla duranların, bize özgü geleneksel seyirlik oyunlarımızdan gerektiği gibi yararlanılmamasından yakındıklarını biliyoruz. Öte yandan, uzun bir süre gelişimini sürdürememiş olan bu oyunların günümüzün tiyatro beğenisine yanıt vermediği de açık bir gerçektir. Bu bağlamda Tiyatro Tem’i, öncelikle, bugüne kadar sergilediği oyunlarla, ortaoyunu, gölge oyunu ve kukla geleneğinden yola çıkarak çağdaş tiyatro anlayışına doğru örnekler oluşturacak bir çalışma içinde olduğu için kutluyorum ve bundan önce sahnelenen Lahana Sarma adlı gölge ve kukla oyunu ile Alfred Jarry’in Kral Übü adlı oyunundan uyarlanan Alem Buysa adlı oyunlarını da dikkate alarak, tiyatromuzun, her yaştan seyirciye yönelen önemli bir topluluğu olarak değerlendiriyorum.

III.Riçırd Faciası’nda, sahnelenmesi ve izlenmesi hiç de kolay olmayan ünlü bir Shakespeare oyununun, trajik boyutu gözardı edilmeden, özü bozulmadan, eğlendirici olduğu kadar düşündürücü bir kukla oyununa dönüştürülmüş, yeni bir kukla anlayışıyla sahnelenmiş olduğunu görüyoruz. Bu özellikleriyle oyun, yalnızca tiyatro yaşamımıza yeni bir katkı değil, metin seçimi, düzenlemesi, sahne uygulaması ile bütünüyle yararlı ve başarılı bir çalışmadır.

Kukla diliyle sahnelenmiş olan bu oyunda, arkasındaki iki minik uzantıdan tutulup oynatılan küçük bir yapıntı kuklayla, kukla gibi hareket eden beş oyuncu rol alıyor. Görünüşte insan kuklalar yapıntı kuklayı konuştuyor ve oynatıyarlar Fakat oyunda iddia edilen, yapıntı kuklanın insan kuklaları oynattığıdır. Bu durumda oynatan/oynatılan ikilemi aradabir yer değiştirerek gündeme getirilmiş oluyor. Shakespeare’in III. Richard oyununda, kahramanın çevresindekileri parmağında nasıl büyük bir ustalıkla oynattığı, fakat sonunda kendi oyununa yenik düştüğü anımsandığında, Tiyatro Tem’in, bu uygulamayla oyunun özündeki oynatan/oynatılan ikilemine ışık tuttuğu söylenebilir. Sahne uygulamasında gözetilen hiyerarşi ile oyunun öyküsünün yansttığı hiyerarşik toplum düzeni arasında da koşutluk var. Kukla insanlar yapıntı kuklayı Usta olarak selamlıyor ve ona saygı gösteriyorlar. Kuklalaşmış oyuncuların gerçek kuklaya gösterdekileri saygı, kendi içinde kukla sanatına gösterilen saygıya doğru evriliyor. Usta, oyunu anlatan, yorumlayan, belli yerlerinde beklenen tepkiyi gösterendir. Shakespeare oyununun, öteki tarih oyunlarıyla bütünleşen tarihsel konusu ve ana teması olan iktidar tutkusu Usta tarafından açıklanıyor. Usta bir yandan, Richard’ın niyetinin, düşüncelerinin ve uygulamalarını uyandırdığı dehşeti yaşarken, bir yandan da durumun ahlaki değerlendirmesini yapandır. Özel kimlikleri olmayan, fakat her biri kendine özgü biçimsel bir tavır ve konuşma biçimi sergileyen insan kuklalar ise ayak işlerini görmekte, anlatıma uygun tepkiler göstermekte ve yer yer Shakespeare metninden seçilmiş sahneleri canlandırmaktadırlar. Bu canlandırmalarda hem inandırıcılık gözetilmiş, hem de yadırgatıcı/ironik bir uslup uygulanmıştır.
Shakespeare’in III.Richard’ını anlamlı kılan, on beşinci yüzyılda Makyavelci dünya görüşünün, taht kavgasına oldum olası alışık olan İngilliz krallık yönetimince nasıl benimsediğini, hiçbir ahlaki değerle çelmelenmemiş olan Richard gibi bir taht adayının böyle bir düşünce ortamında neler yapabileceğini göstermiş olmasıdır. Freud’un, sakat ve çirkin bir insan olan Richard’ın hastalıklı ruhsal durumu konusundaki açıklamaları onun çılgınlık boyutundaki tutkusunun kaynağını açıklıyorsa da, bu çılgınlığın kadın erkek bütün saraylıların ikiyüzlülüğünün, çıkarcılığının, kendini beğenmişliğinin, budalalığının katkısı ile amacına ulaşmış olması toplumun ve yönetimin yapısı bakımından düşündürücüdür.

Shakespeare’in bol olaylı, karmaşık konulu tragedyası düşündürücü ve eğlendirici bir kukla oyununa dönüştürülürken ana temanın bireysel ve toplumsal boyutlarına sadık kalınarak seçme, özetleme, açıklama, yorum yapmaya dayalı bir düzenleme yapılmıştır. Başta Çetin Sarıkartal olmak üzere, Tiyatro Tem’in kurucuları Şehsuvar Aktaş ve Ayşe Selen, bu trajik boyutlu Shakespeare oyunundan, onun düşündürücü ve korkutucu özünü bozmadan yeni bir eğlendirici bir metin üretmişler, başarılı bir dramaturgi çalışmasıyla bu metnin eleştirel bakışla değerlendirilebilmesini, aşırı tutkunun korkutucu boyutunun algılanmasını sağlamışlardır.
III.Riçırd Faciası’nın oyunculuğunda da yalın olduğu ölçüde titiz bir uygulamaya tanık oluyoruz. Ayşe Selen, Şehsuvar Aktaş, Serpil Göral, Kıvanç Kılınç, Nergis Öztürk’ten oluşan oyuncu kadrosu insan kuklaları ustalıkla canlandırıyorlar. Oyunculuk anlayışına, tavırda tutarlılık, açık seçiklik, yalınlık ve şakacı bakış açısı egemen. Shakespeare’in oyunundan seçilmiş kimi sahnelerin kuklalaşmış insanlar tarafından aslına uygun olarak canlanırılması, ana rollerin farklı oyun kişilerine bölünerek oynanması, araya Usta’nın duygusal tepkisinin , ya da etik yorumunun girmesi bu etkileyici sahnelerin de uzak açıdan seyredilip değerlendirilmesini ve sağlıklı bir eğlence üretilmesini sağlıyor.
Kötücül gücün korkutucu boyutunu, oyunun yalnızca seyircisi olmanın bilinci ve güvencesi altında gözlemlemenin tehlikesiz keyfini yaşatan III Riçırd Faciası’nı mevsimin en başarılı çalışmalarından biri olarak görüyor, oyunları, ulusal ve uluslararası festivallerde takdirle karşılanan Tiyatro Tem’i, kukla tiyatrosuna getirdiği yenilik ve çalışmalarındaki özen için kutluyorum.

Sevda Şener
Radikal 2
27.05.2007

“tiyatrotem zengin ama zorlu bir mirası sırtlamış, yola çıkmış, anlatacakları, oynayacakları, oynatacakları var. (…) Tekinsiz bir ara biçim alanında seyircisine Bakhtin’in yaklaşımıyla karnaval kahkahaları attıran ‘Alem Buysa Kral Übü’ hiç kuşkusuz çağdaş bir metindir. (…) Hep konuşulan ulusal tiyatro konusunda, tarihsel süreç içinde bize ait olan ile ifade araçlarının kullanımının çağdaş kaygılarını harmanlayan bir duruşla bir deneme sunar tiyatrotem yapımları.”

Doç.Dr.Selda Öndül
Goethe Ensitüsü, Ankara Seminer Dizisi
Ocak 2006

“Tiyatrotem’in 2000 yılından beri yürüttüğü çalışmaları Türkiye’de sessiz sedasız, davet aldığı yurt dışındaki festivallerde ise eleştirmenler tarafından gümbür gümbür karşılanıyor. Topluluk ‘Lahana Sarma’ ve ‘Böyle Devam Edemeyiz’den sonra ‘Alem Buysa Kral Übü’ adlı gösterisiyle seyircilere özlemini çektiğimiz bir gölge oyunu, daha doğrusu ‘hayal oyunu’ sunuyor. (…) ‘Alem Buysa Kral Übü’ye, daha önce tiyatrotem’in hiçbir çalışmasını izlememiş olarak, dolayısıyla neyle karşılaşacağımı hiç bilmeden gittim. Sanırım izleyen herkes benim gibi hissediyordu: Daha önce belki hiç izlememiş, ama bir yerlerden çok aşina gelen bir hayal oyunu izliyorduk. Oyun bitiminde, seyirciler eğlenceli bir gösteri izlemenin verdiği keyifle salondan çıkarken, gözlerini kenarda dinlenen kuklalardan/tasvirlerden alamıyordu.”

Ani Haddeler
Time Out Istanbul
Mart 2005

 

“tiyatrotem Dublin’de…

tiyatrotem “Böyle Devam Edemeyiz” gölge-kukla oyunuyla Dublin’de yapılacak kukla festivaline konuk oluyor.”

 

Şehnaz Pak

Radikal

Ekim 2004

 

 

We Can’t Go On Like This

The annual international puppet theatre festival, hosted by the Lambert Puppet Theatre in Monkstown, has always been instructional as well as entertaining. Puppetry is a truly traditional form of stagecraft, and each country has its own form and style. The Turkish company Tiyatrotem bases its work on shadow theatre, popular improvisational theatre and storytelling.

The story is related by two storytellers/puppeteers, Sehsuvar Aktas and Ayse Selen, and is about two women who live at opposite ends of the land with their two servants. They hugely overeat, and keep their servants busy cooking to sate their endless appetites. Then one day they simply burst.

Thus freed, the servants begin, literally, to have a ball. But they leave their shadow screens and become lost in a world of circus and more.

Looking for their way home, they find other unfamiliar and menacing screens, even venturing out among the audience. But it all ends happily.

This is all conveyed with fun and transparency; even though the language used is Turkish, words are minimal.
The visual content is strong and easily absorbed. Although framed for adults, this show has a beguiling simplicity and charm that appeals to all ages.

Gerry Colgan
© The Irish Time
October 2004
“Oyun (Alem Buysa Kral Übü), konukların kaldığı Holiday Inn otelinin salonlarından birinde, sadece festival grubuna açık bir özel gösterim olarak sunuldu. (…) Salona girdiğimizde, oyun başlamadan önce, grubun oyunla ilgili malzemeleri sergiledikleri standlarla karşılaştık. Bir masanın üstünde; oyunun afişi, İngilizce ve Türkçe olarak sunulan tanıtım kâğıdı ve Mitos Boyut yayınlarından çıkan oyun çevirisi vardı. Diğer masada oyundaki gölge oyununda kullanılan tasvirlerin aydıngere yapılmış çizimleri bulunuyordu. Bu çok basit, ama özenle yapılan ve seyirciyi oyuna hazırlayan düzenleme beni etkiledi. Grubun, işlerini gerçekten ciddiye aldıklarının bir göstergesi olduğunu düşünüyorum. (…) oyunculuk performasından anlatım biçimine, görsel malzemenin kullanımından salon girişine kurulan standlardaki sunuma kadar çok özenli ve kayda değer bir çalışma olduğu kanısındayım.”

Devlet Tiyatroları, web sayfası
Ekim 2004

“Devamı Brezilya’da…
tiyatrotem, “Böyle Devam Edemeyiz” gölge-kukla oyunuyla, Brezilya’ya konuk oluyor.”

Şehnaz Pak
Radikal
Haziran 2004

“Festival de Bonecos se encerra hoje…

Hoje é o ultimo dia para pirticipar da ediçao 2004 do Festival Espetacular do Teatro de Bonecos. Os turcos sao o destaque deste domingo, com a peça Böyle Devam Edemeyiz, que se traduz por Como Posso Continuar Assim. E a historia, contada com o teatro de sombras, de duas mulheres comilonas que vivem na terra do repolho com seus serviçais, obrigados a cozinhar ininterruptamente.(…)

“Kukla Festivali bugün sona erdi…

 

Bugün 2004 Kukla Tiyatrosu Festivali’ne katılımın son günüydü. Türkler, Böyle Devam Edemeyiz oyunuyla bu pazar gününün en göze

çarpan ekibiydi. Hikaye, kendilerine durmaksızın yemek pişirmekle yükümlü hizmetçileri ile beraber lahana tarlasında yaşayan iki obur kadını gölge oyunu tarzında anlatmakta…”

 

Gazeta do Povo

Temmuz/July 2004

 

 

”…hikayedir bunun adı, söylemekle çıkar tadı, oyundur bunun adı, oynamakla çıkar tadı…”

Bu replikler, Tiyatrotem’in bu sezon başından itibaren sahnelenmeye devam eden son oyunları ALEM BUYSA KRAL ÜBÜ’den…

Şu an Fransız Kültür Merkezi ‘nde sahnelenmeye devam eden oyun, absürd tiyatronun öncüsü ünlü Fransız tiyatrocu Alfred Jarry’nin Kral Übü oyunundan uyarlanmış. Tiyatrotem tarafından gölge oyunu, tekerleme ve anlatı geleneklerinin bir birleşimi olarak tasarlanan bu uyarlamada Şehsuvar Aktaş, Bilge Gültürk ve Ayşe Selen, hem gölgeleri oynatıyor hem kendileri oynuyorlar. Ve dedikleri gibi sahne üstünde olmanın tadını sonuna kadar çıkarıyorlar. Oyundan aldıkları keyfi izleyiciyle tüm samimiyetleriyle paylaştıkları için de ortaya tadına doyulmaz bir seyir çıkıyor.

 

Oyunda gölge oyununda kullanılan, deri ve kartondan yapılmış tasvirlerin tasarımı Şehsuvar Aktaş’a ait. Yapımı ise Ayşe Selen, Çetin Sarıkartal ve Şehsuvar Aktaş ortak olarak üstlenmişler.

 

Gülay Çıtak

Tiyatronline

Kasım 2004

 

 

“Böyle Devam Edemeyiz…

Kukla festivali kapsamında gösterilen ve gölge tiyatrosuna Türkiye’den çok başarılı bir selamlama sayılabilecek oyun, masal ve rüyalardan yola çıkılarak oluşturulmuş çılgın ve uçuk kaçık bir tekerleme. Çok da keyifli bir konusu var. (…) tam unutulmak üzereyken son zamanlarda, tüm dünyada yeniden moda olmaya başlayan ve fanatik bir hayran kitlesi edinen bu sanat dalını merak edenlere, böylesi eğlenceli ve matrak bir gösteriyi kaçırmamalarını öneriyoruz.”

internet ortamında bir eleştiri yazısı
Mayıs 2004

 

 

“Bursa Uluslarası Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivali’nin dokuzuncusu (…) 2-8 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirildi. (…)Tiyatrotem tarafından yalnızca katılımcılara gösterilen ‘Alem Buysa Kral Übü’, geleneksel tiyatromuzun zenginlikleriyle ve anlatım olanaklarıyla modern bir öykünün nasıl sunulabileceğini gösteren deneysel bir çalışmaydı. Meddah ve Karagöz’ün anlatımsal zenginliği, göstermeci üslubu, çağdaş bir bakış açısıyla da buluşunca, ortaya çıkan bize özgü, zengin ve eğlendirici bu çalışma beğeniyle izlendi.”

Nurhan Tekerek
Tiyatro Tiyatro Dergisi
Kasım 2004

“tiyatrotem’in, Türk halk tiyatrosu gelenekleriyle yeniden yorumladığı ‘Alem Buysa Kral Übü’, Istanbul ve Bursa’dan sonra Ankara seyircisinden de tam not aldı.”

Bugün
Kasım 2004

“tiyatrotem sıradışı yeni bir oyun sahneye koyuyor. ‘Alem Buysa Kral Übü’ adını taşıyan oyun, gölge oyunu, tekerleme ve anlatı geleneklerinin bir bileşimi olarak tasarlanmış.”

Hürriyet
Kasım 2004

“Olumlu Bir Örnek tiyatrotem’den…
Karagöz’ün adına yapışıp kalmadan iki yeni karakter yaratıp gölge oyununu ve karakterlerini perde dışına iki boyutlu figürlere taşıyan Şehsuvar Aktaş ve Ayşe Selen’in çalışmaları gerçekten takdiri hakediyor. (…) Bu çalışmanın çağdaş ve kalıcı bir deneme olduğunu düşünüyorum.”

Haluk Yüce,
Tiyatro Tiyatro Dergisi
Nisan 2004

Bu haftasonu çok hoş bir rastlantı sonucu çok güzel ve iç açıcı bir oyun gördüm. Doğrusunu söylemek gerekirse uzun zamandır “ne yapmalı ne etmeli, hangi oyunu gidip görmeli” diye kendi kendime tekerliyordum. Ortalıkta oyun var olmasına ama biraz seçici davranmaya kalktığınız zaman, şöyle kendi kendisinin farkında olan, yaptığı sanatla bir derdi olan, bir hesaplaşma içinde olan bir şeyler izlemek isterseniz, şu anda Istanbul sahnelerinde yaşanan ortamda durumunuz kötü.

Neyse ki “Böyle Devam Edemeyiz” diyor birileri. Bu birileri de Bilsak Tiyatro Atölyesi’nden, tiyatrotem ve Lahana Sarma’dan tanıdığımız Şehsuvar Aktaş, Bilge Gültürk ve Ayşe Selen. Oyunlarının adı “Böyle Devam Edemeyiz”. Broşürlerinin üzerinde oyunun bir perdelik olduğu ve her yaşa hitap eden bir gölge-kukla oyunu olduğu yazıyor. Ben oyunu bu haftasonu Oyun Atölyesi’nin Moda’daki sahnesinde gördüm.
Tiyatroya biraz erken gitmişim. Fuayedeki kafede oturup bir çay içtim. Dergiler vardı. Onlara baktım. Roll dergisine bir göz atarken içinde Federico Fellini’den yapılmış bir alıntı dikkatimi çekti. Burada sizinle paylaşmak istedim. Fellini Usta şöyle demiş:

“Bir tiyatro gösterisinin en çok gösteri öncesini seviyorum: fuayeyi, yer gösteren çocukları, bir-iki dostu selamlamayı, locaları, zil seslerini, perdenin açılışını…Ama birisi sahnede görünür görünmez ya da konuşmaya başlar başlamaz dayanılmaz bir kaçma isteği duyuyorum.”
Bilmem size de tanıdık geldi mi? Yani neydi bu Fellini’nin derdi? Ne istiyordu tiyatrodan? Federico Fellini İtalyan Sineması’nda Neo-Realist akımın sonrasında, otobiyografik öğelerle donattığı, fantastik episodlara, rüya sahnelerine yer verdiği kişisel bir sinema dili geliştirdi. Bana öyle geliyor ki, Fellini’nin de sanata ve gerçekliğe dair, tıpkı tiyatro tarihinde devrim gerçekleştirmiş olan ustalar gibi, Antonin Artaud gibi, Stanislavski gibi, Robert Wilson gibi bir yaklaşımı vardı. Sanatın gündelik doğalcılığın ötesinde , kelimelerle ifade edilemeyen bir şeyi anlatması gerektiğini düşünüyordu.

Kafamda böyle düşünceler dolaşırken, bir baktım oyunun saati gelmiş. Diğer seyircilerle birlikte salona girdim. Seyircilerin çoğunluğunu çocuklarını tiyatroya getirmiş anne-babalar oluşturuyordu. Çocukların yaş ortalaması daha çok okul öncesi grubuna denk düşüyordu.
Hepimiz yerlerimizi alırken, bir baktık sahnede de bir hareket var. Sahne darmadağın olmuş, iki oyuncu bir acele, bir telaş, ortalığı toparlıyorlar. Bir yandan da bizimle tanışıyorlar. Herkes hazır olduğuna göre oyunu başlatacaklar. Ve salonun ışıkları sönüyor. Hepimiz pür dikkat olduk, izliyoruz. Daha ilk baştan, Fellini’nin bahsettiği sınırlarda bir erime olmuş. Sahne ve salonun gerçekliği, içerisi ve dışarısı, sahnedeki onlar ve koltuklardaki bizler birbirimize girmişiz sanki. Oyun başlıyor ama sahnede aslında iki tane oyun var. Birinci oyunda tekerleyenler yani Şehsuvar ve Ayşe başrolde, ikinci oyunda ise onların oynattıkları kuklalar, yani Dümteka ve Tavtati. Bunlar birbirlerine bitişik evlerde oturan Herşeyiyer Hanım ve Boliştah Hanım’ın hizmetinde çalışan Aşçıuşakhizmetçi, her eve lazım iki kuklaymış. Bir gün evlerin hanımları çok yemekten patlayınca, Dümteka ve Tavtati başalarına buyruk oluyorlar. Ve bir bakıyorlar ki hayal perdesinin dışına çıkmışlar.

İki kuklanın, kukla perdesinden dışarı fırlayıp, oyuncuların elinde çıtaların ucunda devinen cansız kağıt bebeklere dönüştükleri an gerçekten olağanüstü bir dramatik kırılma anı yaşatıyor. Ben o noktada tüylerimin diken diken olduğunu hissettim. Kuklalar kukla perdelerinin dışına çıkıp önce iki perdeyi birbirinden ayıran, kuklacıların malzemelerini arkasında saklayan masanın üstüne geliyorlar. Sonra hızlarını alamayıp, bir de sahnenin üstüne geliyorlar. Hem kendilerini, hem de birbirlerini kaybediyorlar. Kuklaları oynatanların kendileri de sanki birer kukla gibi tiyatro denen o imgelem mekanizmasının elinde oyuncak olmuşlar. Arasıra kuklalar kendilerine başka perdeler, başka dünyalar buluyorlar. O zaman eğlenceli bir müzik oluyor. İnsan kendini kaybediyor. Fakat eğlence hep bitiyor. Hep bir boşluğun içine düşüyoruz. Hatta sonunda kuklalardan birisi taa salonun en ucunda, ışık odasından gelen bir ışığa doğru hareket etmeye başlıyor. Seyircilerin arasına dalıyor. O noktada küçük seyircilerden biri feryadı basıyor. Gerçekten korkutucu bir an. Kurduğumuz hayal dünyaları birer birer yıkılıyor. Kuklanın gerçekliği yerle bir oldu. Ya kuklacıyı da kaybedersek?

Birdenbire bir rüzgar çıkıyor. Bütün dekor, kukla perdeleri, herşey yerle bir oluyor. Bütün gerçeklik, kuklaların cansızlığı, kuklacıların zavallılığı herşey ortaya çıkıyor. Küçük seyircilerin de artık dikkati dağılıyor zaten. O zaman “Böyle Devam Edemeyiz” diyor oyuncu. “En iyisi şarkı söyleyelim”. Ve eğlenceli müzik tekrar başlıyor.

Bu oyun sanatçının kendisiyle ve yaptığı işle tutuştuğu hesaplaşmaların ve yaşadığı çok güçlü kırılmaların sonucunda ortaya çıkmış bir iş. Dedikleri gibi her yaşa ama öncelikle okul çağına ve özellikle de yetişkinlere hitap ediyor.

Bir sonraki gösteri 19 Ocak Pazartesi saat 16.00′da Moda’daki Oyun Atölyesi Sahnesi’nde izlenebilir. Daha detaylı bilgi için www.tiyatrotem.com.
Bu haftalık da bu kadar. Hoşçakalın.

Aslı Mertan
Açık Radyo, Açık Perde
06.01.2003

TEM YAPIM’DAN ÇOCUKLAR İÇİN KEYİFLİ BİR OYUN:

“BÖYLE DEVAM EDEMEYİZ”

(…) Oysa çok basit bir konu ve anlatımla, temiz bir oyunculukla basit, ama doğru bir iki dekor ve kostümle çok güzel bir şekilde çocuklara ulaşılabilir ve yetişkinler de çocuklar kadar mutlu ayrılabilirler salondan. Geçtiğimiz günlerde izleme olanağı bulduğumuz Tem Yapım’ın sunduğu gölge-kukla oyunu “Böyle Devam Edemeyiz” böylesi bir oyun. Grup, çocuklara bir şeyler öğretme kaygısı duymadan, belli bir estetik içinde basit bir konu, güzel bir anlatımla çocuklara güzel bir 45 dakika geçirtiyor. (…) Çocuk oyunlarında sıkça karşılaştığımız didaktizm tuzağına düşmeden, uzun uzadıya anlatma, güldürme ve eğlendirmeye çalışma gibi kaygılar taşımadan, özellikle İtalyan sahneye yerleştirilmiş bir gölge oyunu düzeneğinde çocukların ilgisini uzun süre çekmek gerçekten kolay değil. (…) Oyunun bitiminde isteyen çocukların kendiliklerinden sahneye gelerek kullanılan malzemeleri incelemeleri, yakından görmeleri bence oyunu güzel bir şekilde tamamlayan son nokta idi. Emeği geçen herkesin eline sağlık..

 

Nihal Kuyumcu

Tiyatro Tiyatro Dergisi

Mart 2003

 

 

6-11 Ekim 2003 tarihleri arasında Bursa’da düzenlenen ve tiyatrotem’in Böyle Devam Edemeyiz adlı oyunuyla katıldığı 8.Bursa Assitej Uluslararası Çocuk ve Gençlik Tiyatroları Festivali gözlemci raporlarından:

 

ASSITEJ RAPORU

BURSA 8. ULASLARARASI ÇOCUK VE GENÇLİK TİYATROLARI

FESTİVALİ
Çağdaş Drama Derneği’den gelen bilgi dahilinde 9-11 Ekim 2003 günleri Bursa’daki festivalinizde gözlemci olarak görevlendirildim. (…)
Bursa’da olduğum sürece Rusya’dan gelen grubu, Istanbul’dan gelen Tiyatrotem ve Tiyatro Tiyatrosu gruplarını ve Ankara’daki Tiyatro Tempo’nun çalışmalarını görebildim.
(…)
Tiyatrotem’den Şehsuvar ve Ayşe ile ilk kez tanıştım. Oyunlarını izlemeye girdiğimde heyecanlı, kalpleri pır pır eden ve misafirleri için (ki bizlerdik) iyi şeyler yapmaya çalışan imi ev sahibi gibiydiler. Böyle karşılanmış çok hoştu. Oyunlarını bir masal gibi algıladım. Masalın içinde birbiri ardına devam eden komik tekerlemeler vardı. Kuklaların hem perde arkasında, hem dışında olmaları ve büyük boyutlu kuklaların gezintiye çıkması en çok beğendiğim ögelerdi. Çocukları düşünerek izledim. Çünkü onlar için bu ögeler değişik ve eğlenceli gelir. Biz büyükler bile ne çok güldük. Perde arkasında ev sahiplerinin “yesem yesem doymasam” diyerek yedikçe şişmeleri ve patlamaları sürpriz oldu.

Çok sistemli ve çok eğlenerek oyunlarını sürdürdüler. Bu hallerine hayran kaldım. Eminim ki oyunun hazırlık sürecinde çok emek, zaman harcandı ve denemeler yapıldı.
(…)

Meryem AKIN TEMİZ
Çağdaş Drama Derneği
Festival gözlemcisi

 

8. BURSA ÇOCUK VE GENÇLİK TİYATROLARI FESTİVALİ RAPORU

(…)

oyunlar

(…)

 

Böyle Devam Edemeyiz/tiyatrotem

(…) yaratıcı buluşlarla bezenmiş bir reji. Doğaçlamaya yatkınlıklarına karşın derhal oyuna dönmesini bilen, usta oyuncular, kukla kullanımı…

 

Kemal BAŞAR

Ankara Devlet Tiyatrosu Sanatçısı

Festival Gözlemcisi

 

 

23-30 Eylül 2003 tarihleri arasında Torino/İtalya’da düzenlenen ve tiyatrotem’in Lahana Sarma adlı oyunuyla katıldığı Festival Internationale del Teatro di Figura ile ilgili gazete haberlerinden:

(…) alle 22.30 il turco Tiyatrotem, presenta “Lahana Sarma”, ovvero “Il cavolo”, storia di una donna di famelico appetito: in scena, una conbinazione di teatro d’ombre e marionette.(…)

(…) Türkiye’den tiyatrotem saat 22.30′da “Lahana Sarma” adlı oyunu sunacak, iştahı bol olan bir bayanın hikâyesi: gölge tiyatrosuyla kukla tiyatrosunun bir karışımı. (…)

 

Silvia Francia

La Stampa

21 Settembre 2003

 

 

 

(…) Arrivano anche la compagnia turca Tiyatrotem con la sua ricerca che fonde antico e moderno; (…)

(…) Türk topluluğu tiyatrotem de, eski ve modern temellere dayanan bir araştırmayla geliyor. (…)

 

Franca Cassine

Torinocronaca

23 Settembre 2003

 

 

(…)Per festeggiare i dieci anni dell’originale rassegna, sono chiamate a raccolta le compagnia di grande tradizione marionettistica come la turca tiyatrotem… (…)

(…) Bizleri özgün çalışmaların onuncu yılını kutlamak için Türk tiyatro topluluğu tiyatrotem, Macaristan’dan Ciroka, Avustralya’dan Richard Bradshaw ve Macri kuklaları gibi büyük kukla tiyatrosu geleneğinin topluluklarından oluşan bir hasada çağırıyorlar (…)

 

QuiTouring

Settembre 2003

 

(…) Bir Istanbul kuruluşu olan tiyatrotem’in sunduğu Lahana Sarma’ya gelince… Ayşe Selen’in yazdığı, tasvir/kukla tasarımını Şehsuvar Aktaş’ın yaptığı bu gölge-kukla oyunu, 07-97 yaş grubuna sesleniyor. İki oyuncunun -Ayşe Selen ve Şehsuvar Aktaş’ın- hem ‘oynayan’ hem de ‘oynatan’ işlevini yüklendiği gösteri üç boyutlu bir anlatım düzlemine yerleştirilmiş. İki müthiş ‘obur’ olarak tanıtılan Herşeyiyer Hanım ile Boliştah Hanom’ın iki uşağının hanımlarının aşı için soğan ve sarımsak arama serüveni içinde yaşadıkları, ‘gölge’ oyunu, kukla ve oyunculuk düzleminde ve müzik eşliğinde dile getiriliyor. Gölge oyununda kullanılan tasvirlerin ‘kuklalar’a dönüşmesi, ‘oynatanlar’ın ‘oyuncu’ varlığının görsel olarak da yansıması, bu keyifli çalışmayı oluşturan yaratıcılığın ve becerinin zengin oylumunu da gösteriyor.

Gelenekseli klişeleştirmeyen çalışma

 

Selen-Aktaş ikilisinin yaratımı, tiyatromuzun ‘geleneksel’ini değerlendirmekle birlikte, klişeleşmiş hiçbir geleneksel ögeye abanılmadan kotarılmış bir çalışma. Bu nedenle ‘yenilikçi’ olmayı başarıyor. ‘Yenilikçi’ olmayı hedeflerken ‘sevimsiz’ olma tehlikesi her zaman vardır. Selen-Aktaş ikilisinin yaratıcı zekası, almış olduğu ‘katmerli’ tiyatro eğitimi ve oyuncu kişi karizması böyle bir tehlikeyi yanına bile uğratmıyor. (İkisi de öğrencim olduğu için ayrıca seviniyorum.)

Tiyatrotem’in ikinci oyunu olan ‘Böyle Devam Edemeyiz’i ne yazık ki izleyemedim. ‘Lahana Sarma’dan daha da çarpıcı olduğu söyleniyor. (…)

 

Ayşegül Yüksel

Cumhuriyet

02.12.2003

 

 

Devam’ı Brezilya’da

Tiyatrotem, ‘Böyle Devam Edemeyiz’ gölge-kukla oyunuyla Brezilya’ya konuk oluyor. Curitiba’da 9-18 Temmuz tarihleri arasında düzenlenecek 13.Uluslararası Kukla Festivali’ne katılacak olan oyun (…) Ayşe Selen ve Şehsuvar Aktaş tarafından hazırlanmış.

 

Cumhuriyet

22 Haziran 2004

 

 

Kukla Festivali kapsamında gösterilen ve gölge tiyatrosuna Türkiye’den çok başarılı bir selamlama sayılabilecek oyun, masal ve rüyalardan yola çıkılarak oluşturulmuş, çılgın ve uçuk kaçık bir tekerleme. (…) Geçtiğimiz sohbaharda her yaştan izleyiciye yönelik gerçekleştirilen ‘Böyle Devam Edemeyiz’ büyük ilgi toplayınca, tiyatrotem oyunu festival kapsamında üz gösteriyle tekrarlamaya karar verdi. Biz de bu kararı sevinçle karşılıyor (…) böylesi eğlenceli ve matrak bir gösteriyi kaçırmamalarını öneriyoruz.

 

internet ortamından bir eleştiri yazısı

Mayıs 2004

 

 

İnsanın gülmekten karnına ağrılar sokan, tavsiye etmek için biraz geç kaldığım oyun çünkü en son oyunlarını bu gün sahnelediler. oyuncuların performanslarına değinmeye gerek bile yok sanırım.

 

eclipse, 05.06.2004 16:40

Ekşi Sözlük

 

 

şehsuvar aktaş, ayşe selen ve bilge gültürk’ten oluşan, 2000 yılından itibaren hizmet veren tiyatro kuruluşu. gölge-kukla oyunlarında çok başarılı bulduğum bir grup.

 

barzakhi, 26.05.2004 14:58 ~ 15:05

Ekşi sözlük

 

 

“Istanbul’da tiyatrotem çok iyi işler yapmaya başladı. Son iki oyunları hakikaten çok güzel.”

 

Yard.Doç.Dr.Tülin Sağlam

Cumhuriyet Dergi

Aralık 2003